şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2011 Çarşamba

Hukuk'a inanmıyorum ama saygı duyuyorum

Yazının başlığı Ekşi Sözlük'te kimin yazdığını hatırlamadığım bir entry'den (ç)alıntı. Hangi yazar olduğunu hatırlayabilseydim, muhakkak paylaşırdım.

Konuya sebep dün ilk defa işimin düşmesi ile, yanış hatırlamıyor isem, hayatımda içerisine girdiğim ilk adliye, Çağlayan'daki İstanbul Adliye Sarayı. Gerektiğinden bir yarım saat erken gidince turist hevesiyle binada dolanmaya, cep telefonumla fotoğraflar çekmeye başladım. En sevdiğim fotoğraf hemen yukarıdaki, yeni keşfettiğim panaromik mod ile çekilmiş, Saray'ın şaftının kaydığı. Bina, güven ve huzur veren adalet hissinden çok Türkiye Cumhuriyeti'nin her zamanki yaklaşımı ile birey karşısında ne kadar büyük ve güçlü olduğunu hissettirme amacını hatırlatıp ezilme hissi ile donattı beni.

Girişten içeriye sızan ışık hayatın da, umudun da burada değil dışarıda olduğunu anlatır gibi parlıyor. İnsanların hayran gezindikleri, girişte George Bush kişisinin yüzyılın icadı ilan ettiği, aylak bakkal icadı "ginger" namlı araçlarla geçen polisler de görebiliyorsunuz. Dakikalarca seyrettim ancak, girişte sizleri karşılayan iki adalet hatunu heykelinin taşıdığı terazilerin kefeleri milimetrik derecede dengede. Bu tip ufak ve önemli detayların sıkça atlanabildiği yerde, küçük de olsa bir artı.


Derdimi anlatabilecek kadar dahi bilmediğim hukuk dilinde yazılmış tabelalar sizleri Sulh'lere, İnfazlara, İcra'lara, türlü değişik yere götürebiliyor. İnsanlar ilişkilerini düzenlemek için tonlarca A4 kağıt harcıyor. Dosyalar geliyor, gidiyor. Bina ilk anda ezici büyüklüğü ile ilginç gelse de içerisinde olan biten fazlaca sıkıcı, zamanla, insanların hiç gelmek istemeyecekleri bir yer. Türkiye Cumhuriyeti'nin anlata anlata bitiremediği büyük devlet olma iddiası, ululuğu, kudreti, hatta kibri ve hepimizin üzerindeki gücü buradaki havada bile hissediliyor. Benim algımla, binanın ürkütücü büyüklüğü devletin adalete verdiği önemle alakalı olduğu kadar senin karşındaki durumunu da anlatıyor. İstanbul gibi birkaç ülke büyüklüğünde ve kalabalıklığında bir şehirde her ilçeye ayrı adalet sarayı bulundurmaktansa, her ilçeden insanları Çağlayan ve Kartal gibi iki merkeze toplama hevesini mantıklı bulmak imkansız. Ancak bu zihin "Dünyanın En Büyük Adalet Sarayı"nı inşa etmekle övünebilir. 
Kavram olarak adalet, kavram olarak devletin sunabileceği bir şey değil. Devlet, belli bir zümrenin işine gelen sınırlar dahilinde anarşi yaratmaktan başka bir işe yarayabilen bir kurum değil. Hele bir de dengeleri yerine oturmamış, farklı ve olgunlaşmış kutuplara sahip olmayan, üçüncü dünya ülkesi sıfatına haiz olanlarında adalet en fazla silah olabiliyor. Bu silah ile insanlar hizaya sokuluyor. Adaleti simgeleyen kadının gözleri yine kapalı oluyor ancak devleti yönetenlerin düşman olarak kodladığı herkese kılıcını sallarken, önüne çıkanın çocuk, yaşlı, erkek ya da kadın olmasının fark etmemesi için. 

İlk birkaç dakika ilginç görünebilen bina çok uzun sürmeden diğer bir devlet dairesi olduğunu hatırlatıyor. Yoğun bir temponun, yıldırıcı bürokratik işlemlerin ve kurtulmak istedikleri bir binanın içerisinde debelenen insanları binanın her yerinde görebiliyorsunuz. İlginçlik kısa süre sonra buhar olup uçuyor. Ne binanın büyüklüğü, ne kendisine yüklediği misyon, ne görselliği, ne yüzlerce metrelik boş granit kaplama duvarları oradan kaçma isteğimi zerre azaltamadı.

Bu kocaman binanın boş duvarlarında meşhur olmayan ressamlar resim sergileri açmak istese adaletimiz ne derdi acaba? Ya da o kocaman girişinde yine meşhur olmayan sokak müzisyenleri bir şeyler çalmak istese yetkililer ne der? İzin vereceklerini sanmam. Hakkında çok bile konuştum. Artık akşam yemeği zamanı..



12 Eylül 2011 Pazartesi

New Orleans'ın Renkleri

Bugün, dünya çapında yerleşik tüm o antipatiye rağmen Amerika Birleşik Devletlerinin özel bir yer olduğunu düşünüyorum. 1492'ye kadar beyaz adam görmemiş, kocaman, beyaz adamın geldiği topraklara göre neredeyse kaynak bakımından bakir yepyeni bir dünya. Yaşam burada adeta yeniden başlamış, uygarlık için beyaz bir sayfa olarak kabul görülebilir. O beyaz sayfanın tüm defter üzerine düşürdüğü simsiyah gölgesinden azade, belki de o gölgenin var olmasının sebebi olan güzelliklerini bilgisayar ekranından da olsa seyretmeyi çok sevdiğimi söyleyebilirim. New Orleans bu güzellikler içerisinde en öne çıkan birkaç yerden sadece bir tanesi. 

Epey bilindiği üzere, bu topraklar Amerikalılarca, Fransa'dan 15 milyon dolar karşılığında satın alınmış. Napolyon'un bu kararında, ellinde tutamayacağını anlaması olduğunu tahmin edebiliriz. Her ne kadar satın alınan Louisiana Eyaleti olarak bilinse de esasında içerisinde bugünkü Louisiana'yı da barındıran, bugün 9 farklı eyaletin sınırları içerisinde yer alan çok daha büyük bir alan satın alınmıştır. Amerika toprakları üzerinde bu denli derin Avrupa, hatta özelinde Fransız etkisi başka bir yerde yoktur. Köle ticaretinde önemli bir liman olan New Orleans'da Fransızca konuşan siyahi insanlara rastlamanın normalliği garip bir hal olmalı. 


New Orleans, Louisiana dendiğinde çoğumuzun aklına "Katrina" kelimesi gelecektir. Benim için bu şehri ve eyaleti çekici kılan oradaki hayat olduğu için, bu felaket hakkında konuşmaktan geri durmak istiyorum. Bu gördüğünüz dükkan felaket sonucu bu halde değil. New Orleans'da eski, bakımsız ev görmeniz gayet olası. Zaten burası hiçbir zaman Amerika'nın en gelişmiş eyaletlerinden biri olmamış. Nüfus grafiğine bakıldığında, 1960'lardan beri sürekli azalan nüfusu, buradaki yerleşik hayatın diğer eyaletlere göre daha az cezbedici olduğu hakkında bir ipucu olmalı. Benim için de ömür geçirilecek bir yer değil. Ancak bu dükkanı gezmeyi gerçekten isterdim.

Görmekte olduğunuz görselin resim ya da üzerinde oynanmış bir fotoğraf olması çok önemli değil. New Orleans renkleri ile övünen bir şehir, bu görsel ise övündüğü şeyde ne kadar haklı olduğunun basit bir kanıtı. Yukarıdaki fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere  üzerinde hiç oynanmamış fotoğraflarda dahi New Orleans  yeterince renkli. Gökdelenlere uzanan eski sokağındaki her evden, evlerdeki her detaydan başka bir renk fışkırmakta. Bu denli renkli olabilmesini belki de devasa bir şehir olmamasına borçlu. 

Hiç görmediğin New Orleans'a dair tahminim bu renklerin esasında birer sembol olduğu. Suç oranı yüksek bir güney eyaletinden bahsetsek de benim hayalimdeki New Orleans hayatın bütün renklerine, farklılıklarına kucak açmış doğa kadar çeşitli, canlı. Bu fotoğraf http://rdvernon.wordpress.com blog'undan arak'tır. Blog'da New Orleans ve Louisiana'ya dair birçok renge ve güzelliğe şahit olma şansınız mevcuttur. 


İklim'den de bahsetmek gerekli, burası Amerika'nın en fazla yağış alan yeri diye okudum. Havası oldukça nemli ve bunaltıcı. Fırtınalar şehri olduğunu da atlamamak lazım. Benim için şehir olan New Orleans değerli ancak şehir ve eyalet içerisindeki bataklıkları ile de meşhur. 

Bu şehrin hiç mi karanlığı yoktur, gece buraya da Bilge Karasu'nun da anlattığı gibi kuytulardan başlayarak yayılmıyor mudur diye düşünürken bu fotoğrafa denk geldim. Sanırım buralarda biraz dahi ışık varsa gece yoktur. İnsanlar bu kuytulara renklerin ağırlığından kaçıp, dinlenebilmek için geliyorlardır, biraz dinlenebilmek için. İnce ama rahatsız etmeyen ıslaklık, sıcak özel bir kahve, sigara ve cafe'de çalmakta olan New Orleans'a özgü eski bir müzikle hayal ediyorum bu sokakta olduğumu. Nemden zar zor nefes alırken, yine de burada olduğum için oldukça mutlu ve huzurlu olurdum. 



New Orleans'dan bir mezarlık fotoğrafı. Ölümün kasveti bile bu insanların renklere olan sevdasına gölge düşüremiyor olmalı. Fotoğrafı çekenin kolaycı müdahalesi de olabilir, mühim değil. Baktığım yüzlerce fotoğrafın içerisinde Katrina felaketini saymazsak her şey, her zaman renklerin en güzeli ile döşeli, sanırım hayat devam ettikçe New Orleans renkleri ile anımsanacak


Blues'dan, caz'dan , Louis Armstrong'dan, Oscar Peterson'dan, hatta Grandpa Elliott'tan Mardi Gras'tan, kölelik ve kölelik sonrası siyahlardan, LGBTT bireylerin varlıklarından ve o bahsettiğim renklere katkılarından, timsahlarından, New Orleans limanından ve bir o kadar da henüz hakkında hiçbir şey bilmediğim detaydan bahsetmeden olmaz tabi ama bu şehri hiç görmeden bu kadar oluyor, bir gün yerinden, kendi objektifimden anlatabilmek üzere, eski birkaç seçme ile güle güle...









25 Ağustos 2011 Perşembe

Wadi al-Salam

Green-Wood hakkında google yardımıyla dolanırken, burada altı yüz bin kişi yatıyormuş, peki dünyanın en kalabalık mezarlığı hangisidir, orada kaç kişi yatmaktadır? benzeri sorular aklıma geldi. Yeterli bilgiye sahip olmasam da kabataslak bir şeyler sunabilirim;


Irak'ın Necef kentinde, Hazret-i Ali türbesinin hemen sıırından başlayan, Şii'ler için kutsal kabul edilen ve her Şii'nin gömülmek istediği Wadi al-Salam dünya üzerindeki en kalabalık mezarlık. Bu sıkışık yatakta 5.000.000'un üzerinde insanın yatmakta olduğunu biliyoruz. Net bir rakama ulaşabilmiş değilim. Kalabalıklığı ile etkileyici olduğunu söylediğim Green-Wood'un 8,5 katı büyüklüğünde olduğunu ancak yüzölçümü olarak Green-Wood'un yanlızca 3 katı olduğunu söylediğmide sıkışıklık daha net anlaşılacaktır. 




Wikipedia'ya göre Necef şehrinin  nüfusu 560.000, Wadi al-Salam'da ki ölü insan sayısı 5.000.000'un üzerinde. Tek tanrılı dinlerin genelinde dünya hayatı ikinci plandadır ama ölümün bu kadar net bir şekilde kapladığı başka bir şehir var mıdır? 



Ne demeli ki?

Green-Wood Mezarlığı

Bu gördüğünüz resimdeki müthiş manzaraya sahip mekan bir mesire yeri değil. müze bahçesi değil, kişiye özel kocaman araziye sahip bir konut bahçesi değil, park değil, bir dakika aslında park sayılabilir. 

Gördüğünüz bu fotoğraf, New York eyaleti sınırları içerisinde bulunan, tarihi 1838'e dayanan, haber bülteni tabiri ile, ebediyete intikal etmiş 600.000 uyuyanıyla bir mezarlık Green-Wood Mezarlığı. 2006 yılında "Ulusal Tarihi Simge" gibisinden bir paye verilmiş.



Mezarlığı merak etmemin sebebi, okuyanların hemen hatırlayacağı gibi,  Paul Auster'in "Sunset Park" namlı romanı. 1,9 kilometrekarelik alanı ile mezarlığın uydu fotoğrafını görmektesiniz. Uydu fotoğrafını büyütebilir, alanı daha detaylı görebilirsiniz. İçerisinde olmayı çok istediğim bu mekandan birkaç fotoğraf paylaşmak istiyorum. Huzurlarınızda, Green-Wood Mezarlığı;





Bebek Mezarı

Göl Manzaralı Mozaleler
Kuru Yapraklar ve Mezar Taşları
Mozaleler, Başka bir görünüm
Başka Bir Mezar
Olmuş Sanki..
Hala da Epey Boş Yer Varmış.
Giriş Kapısı
İddialı Bir Çalışma

28 Temmuz 2011 Perşembe

Rio De Janerio


İşte içilecek memleket budur arkadaş!


Fotoğraf inanılmaz büyük ve detaylı hali aşağıdaki linkte, vakti olanlar itina ile seyreylesinler.


http://www.villamil.org/photos/brazil_pano/rio_view_1-crop.jpg

26 Temmuz 2011 Salı

Monet, Şehir ve İnsanlar

Ressamların dillerini bilen biri değilim. Onları anlayabildiğimi söyleyemem. İçlerinden bana hitap eden sadece birkaç isim var, esasında şöyle demeliyim; içlerinden dillerini az çok anlayabildiğim birkaç isim var, bunların başında gelen isim ise Claude Monet.

Monet'yi neden sevdiğimi kelimelerle anlatamam. Bırakın ruhumda var ettiği onca güzelliğin nedenini, o güzelliklerin kendilerini bile içimden geldiği gibi aktaramam. Şu ünlü resmine baktıkça gelinciklerin bende yarattığı canlılığı, anlamsız umudu, temelsiz gücü, otlar arasında yürümeye çabalayan çocuk saflığını layığıyla anlatamam. Bu ona olan sempatimi benim için daha değerli kılıyor. Sevginin sebebinin aktarılamazlığı benim için o sevdaya daha gerçekçi, gizemli bir hal veriyor. Bu hal beni sevilen nesneye daha da çok yaklaştırıyor.


Doğa resimleri ile bilinen Monet'nin şehirlere ve şehirli insanlara ait resimleri de az değil. Doğayı doğa kadar ilginç, gizemli bir güzellikle resmeden bu adamın şehir resimlerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Şehire ve şehirdeki yaşama nispeten uzak bu adamın şehir, şehir yaşamı ve şehir insanları ile ilgili söyleyecekleri tabii ki değişik ve özgün olmalı.

Aydınlık bir şehir manzarası. İçerisinde Monet'nin doğasından izler barındırıyor. Binalar sadece birkaç ağaç ile değil bir akarsu ile şehir yaşamının kuruluğundan kurtuluyor. Bu resimde bir öykü var, öykü insanlara ait değil. İnsanlar bu öykünün içerisinde bir dekor, sadece birer ayrıntı. Hepsi kendisi için dünyanın merkezi olsa da, bu alelade şehirin öyküsünde ufacık yer tutan ve şehirin yaşamasını sağlayan kan hücreleri gibiler. Tamam vazgeçilmezler, şehrin damarlarında dolaştıkça şehir hayat bulur ancak asıl önemli işlevleri şehre can veren temel organlarının yaşama sıkıca bağlanması için çalışmaları, var olmalarıdır. Bu resmin bu kadar net olması, berrak atmosfere sahip olması, insanlarının birazdan göreceklerimize göre daha seçilebilir olmaları ilginç bir detay ile alakalı olabilir. Monet'nin zamanında dört nala ilerleyen endüstiri devriminin oğullarından herhangi bir makinenin, detayın, teknoloji ürününün resimde yer bulmaması. Belki Monet, bu sayede insanların kendi öykülerine sahip ve onların mutlak yazarları olabileceklerini düşünmüştür. 


Yine şehir, deniz kıyısında "biraz" insan, denizde çeşit çeşit gemiler, denizin hemen önünde hazır olda durmakta olan binaların selamlamalarıyla raks etmekteler. Bir önceki resimden ilk gözüme çarpan fark havanın kapalılığı. Benim için, bunun sebebi resmin büyük halinde daha kolayca seçebileceğiniz kimi gemilerin etrafa yaydığı dumanlar.  Şehirler büyüdükçe, insanlar küçülüyor. Şehirler büyüdükçe insanlar daha çok duman çıkarmak, daha fazla kirlilik yaratmak zorunda kalıyor. Kimi hayatlara renk sağlarken, sağladıkları renklerin hammaddelerini kimi yerlerdeki renkleri boğarak elde ediyor olmalılar. Denizin kenarında gemileri seyretmeye gelmiş insanlardan biri olduğumu düşündüğümde, gemi sahiplerine heves edeceğimden eminim. Bu basit insani tavır bile beni, hayallerimi, belki tüm öykümü onların gerçekliklerine göre yazacağımı anlatıyor. Belki artık kendi öykümü yazdığımı sandığım kalemimi tutan elim dahi başkalarının kontrolündedir. Ben olmam imkansızlaşıyor. Yüksek ihtimal günün modası gereği benzer renklere bürünmüş, resimdeki uzaklıktan bakıldığında birbirinden farkını fark etmesi imkansız, ota benzeyen canlılardan biri olduğumu fark ediyorum. Bu resimdeki "ben" için üzülüyorum.

Bu kez salt kalabalık var, duman yok. Duman görünürde yok ancak bulvarın ruhuna sinmiş gibi. Etkisi resmin her detayından anlaşılmakta. Baksanıza, ağaçlar dahi Monet ağaçları olmaktan çıkmış durumda, artık onlar şehirlere ait, şehir ağaçları, varklıklarının temel amacı ağaç olmaları değil, bulvarın kuruluğunu gidermek için birer süsler. Canlı ama cansız gibiler. Bakımsız, çelimsizler. Belirli bir süre insanla birlikte yaşamış vahşi bir hayvan yavrusu misali, köklerinden kaldırıp balta girmemiş ormanlara götürüp diksek yine ağaç olamazlar, ölürler. Onlar da artık şehre ait. Tıpkı birbirine benzeyen onlarca kişilik kalabalık gibi. Ağaçlar ne kadar Monet ağaçları olmaktan uzaklarsa, kalabalıklar da insan olmaktan o kadar uzaktalar. Gündelik heyecanlarının, kısa süreli ihtiraslarının kontrolünde cezaevindeki mahkum gibi çile dolduruyorlar. Varlıklarına ellerinden geldiğince, büyüklerinden öğrendiklerince mana katmaya çalışıyorlar. Bulvarlarda varlıklarını, varlıklarıyla edindikleri görüntüleriyle farklarını ispat etmek için büyük bir özenle yürürken yine belirli bir mesafeden bakıldığında şehir denilen organizma için açıkça önemsizler. Yaşamlarının tek maksatlarının şehir yaşamını yaşatmak olduğunu bilmiyorlar. Belki de biliyorlar ama itiraf edemezler, benim gibi.

Havanın kapanmasını, insanların güzel havalardan mahrum kalmasını sağlayan mekanlar var, duman fabrikaları. Monet neden bir fabrikayı resmetmeyi seçmemiş bilemiyorum, belki sadece o mekana girmek istemediğinden. Ancak birden çok kere resmettiği tren garları da bahsettiğim duman'ı üreten fabrikalarddan. Görüldüğü üzere duman ilerleyişini sürdürüyor. Sadece gökyüzünün maviliğini yok etmiyor aynı zamanda apartmanları, köprüleri, insanları bulanıklaştırıyor. Hayat giderek daha belirsiz, görüş mesafesi insanlar için  azalan, saniyeler sonra size çarpabilecek bir trenden, insandan habersiz yaşamanıza yol açacak, ufkunuzu daraltan bir hal alıyor. 

Oysa bu sokaklar, bu apartmanlar, köprüler, tren garları, hepsi insanlar için vardı. Bizler daha uzakları görebilelim diye var ettiğimiz, gerçeğe döktüğümüz hayallerimiz bizlerin ufkunu tıkadı, daha dar bir hayata hapsetti. İnsanların yönettiği şehirlere dumanlar hakim olmaya başladı. İnsanlar giderek belirsizleşti. Artık insanlar uzaklarda birbirlerine geçmiş kalabalıklar gibiler. Yüzleri yok, kimlikleri belirsiz. Sadece varlar, ötesi yok. Bu resmin karanlık havası diyor ki, sadece duman çıksın diye varlar. Daha fazla duman üretilmeli, gökyüzünün yok olması pahasına kapkara makineler daha çok çalışmalı, daha büyük ateşler yakmalıyız, daha yükseklere, uzaklara gidebilmeliyiz. Daha fazlasını yapmalıyız. Yaşamın bu yüzünde, bu resimdeki insanlara düşen rol bu, fazlası değil. Kendi hayatlarını karartarak var olmak. İsimsiz, kimliksiz var olduğuna şükrederek yaşamak.


Kuşkusuz duman herkes için aynı manaya gelmiyor. Kimilerinin yaşamlarına Duman işleyemiyor. Onlar uzaklarda, resmedilmeye layık bahçelerinde, önü kesilemez güneşlerinden korunmak için şapkalarıyla, şemsiyeleriyle varlar. Onlara dikkatli bakarsak, insan gibi resmedilmeyi hak etmişler. silüetleri var, eller, kolları, ceketler, bastonları, pantolon kıvrımlarının yarattığı gölgeli bölgeleri var. Sakallarına kadar var olmalarına rağmen yüzlerinin olmaması detayı öylesine olmamalı, ressamın beceriksizliğine, dikkatsizliğine yorulmamalı. ufuk çizgisi kadar uzaktaki gemilerin yaydığı dumanları görebiliyorsak bu insanların da yüzlerini, onları tanımamıza izin veren gözlerini, yanaklarını görebilmeliydik, ancak göremiyoruz. Onlar kendi hikayelerine hakim gibi görünseler de esasında kendi hikayeleri değil yaşadıkları. Dumandan bu kadar uzakta olmanın bedeli onları bir insan gibi resmedilmeye değer kılsa da onlara birer yüz bahşedecek kadar detaylı çizilmelerine engel. Onlar bir insan gibi varlar ama kendileri gibi değiller. Dumandan uzakta, açık gökyüzü altında var olan öylesine bir insan kadar varlar. Çünkü artık dumanın olmadığı yerlere bile dumanın ruhu hükmetmekte.

Şehre geri dönüyoruz, solmuş gökyüzüne. Şehirde resmedilmeye değer detaylar bir köprü, birkaç gemi, sanırım mavna dediklerinden. uzaklardaki bir ev bile kömür taşıyan adamlardan daha fazla detaylandırılmış. Bunu güneşin o anki duruşuna yormamak gerekiyor, bir tercih olduğunu düşünmek istiyorum. Şehir için köprünün bir kimliği var, adı var, şehrin hafızasında hatırlanmaya değer bir yeri var. Gemiler için daha az da olsa bir yer var. Uzaktaki ev dahi hatırlanmayı kömür taşıyan işçilerden daha fazla hak etmekte. O işçilerin nerede doğdukları, kim oldukları, hangi eğitimden geçtikleri, çektikleri acılar, mutlulukları giydikleri, giymek istedikleri, yüzleri, elleri, çocukları, evleri... bunların hiçbir önemi yok. Onlar kömür taşımalılar, taşımalılar ki daha fazla duman çıksın, altında yaşadıkları gökyüzleri kararsın, orada kaybolan renkler yüzleri olmayan başka insanlar için var olsun.

Herhalde hikayenin mutlu son ile bitmesini hiçbirimiz beklemiyorduk.Bu kirli deniz, sönük güneş, bok rengi gökyüzü sayesinde kazanan taraf açıkça görünmekte. Resmin ortasındaki  küçük teknedeki insan ile tekneyi ayırmak mümkün değil. Ressamın gördüğü bu manzara bakan insan için o tekne ile adamın bir farkı olmadığı için, ikisi de tamamen aynı renk ile hiçbir ton farkı dahi olmaksızın çizilmişler. Öndeki tekne biraz daha şanslı, biraz daha geride olanı artık tekne tekne değil, içindekiler insan bile değil. Onlar tekneleriyle birlikte basit bir karartı. Resmin üst tarafında dumanı hala var ettirmeye devam eden duman fabrikaları artık çizilmeye değmezler bile. Ressam biraz uğraşmış olmalı, sonra sıkılmış ve öylesine fırça darbeleriyle gerisini bizlere bırakmış. Solgun güneşin pis denizin üzerine bıraktığı turunculuklar o kadar değersizler, güzellikten o kadar uzaktalar ki. onları da basit, kaba birkaç fırça darbesiyle geçiştirmek yeterli. Bu hayat artık resmedilmeye değmiyor. 


Artık kazanan belli, hayat ne kadar itina ile, ne kadar detaylı resmedilmek istense de artık başka bir şeyle kaplı, karanlık. Bu resim de olana bitene bir ağıt, neye dönüştüğümüzün adi bir kanıtı.



Bonus Track


Bir kutlama, gurur duyulan bir cadde, özenle süslenmiş, her binasından aynı renklerin fışkırdığı festival alanına dönüşmüş. Resimdeki bulanıklığı yine bir tercih olarak görmek istiyorum. O günkü kutlama esnasında binalar yok, pencereler yok. bayraklara ait renkler her yanda olsa da bayraklar yok. onların rüzgar ile dansı  istense idi, çok daha büyük ihtişamla resmedilebilirdi. En önemlisi ortada bir tane bile insan yok. silüetler var, boş bir kalabalık,  bir yığın var. Dikkat kesilin, yüzler yok. Hiç değilse eller, kollar, olabilirdi ama yok. o gün orada insana dair bir kutlama yok. Şehrin bu gurur duyulan caddesi esasında var olmadığı zannedilen devletin  gövde gösterisine dönüşüyor ve Devletin gövde gösterisinde bir tane bile insana yer yok; sokağa, caddeye, ve hatta bayraklara dahi yer yok. Bu resimde sadece devlet var, boş bir coşku, manasından kopmuş kalabalık var. Öğretmenler, işçiler, memurlar, siyasetçiler, esnaf, zenginler ve yoksullar yok. Sadece devlet var. O devletin "sahip olduğu" şehre ait, tek tek değersiz ancak bir kalabalık olarak resmedilmeye değer bir yığın var. 










16 Temmuz 2011 Cumartesi

Katakomp, "Uyumak, Bir Orman Gibi Kardeşçesine..."


Fotoğrafta gördüğünüz şey bir "Katakomp", Katakomp ne mi? Esasında İlk Hristiyanlardan kalma, kayaları kazarak oluşturulan mezarlar. Ancak Resimde gördüğünüz tam olarak bu değil.

18. yüzyıl ikinci yarısında, Paris’te mezarlıklar tamamıyla dolunca, artık yeni mezarlık yapacak yer mi bulamamışlar bilinmez, eski mezarları boşaltma kararı çıkmış. Bu kararda azalan mezarlıkların değerli hale gelmesi kadar buna bağlı sokak ortasında yatan ölülerin genel sağlığı tehdidi de göz önüne alınmış. Karar, krala ya da sırtını krala dayamış bir yöneticiye ait muhtemelen. Karar o zamanın Fransız’ını birkaç yıla kadar yapacağı devrim için daha da kızdırıp cesaretlendirmiş midir, halk kararı ecdadına saygısızlık olarak algılamış mıdır, yoksa desteklemiş midir, bilemiyorum. Bildiğim kararın uygulamaya geçtiği ve Paris’in altındaki tünellerin bir kısmını “katakomp” adı verilen bir tür toplu mezara dönüştürdüğü.

Uygulama yine bilenen en eski şehirlerden Roma’da da hayata geçmiş, Çek Cumhuriyeti’ndeki “Bone Church”ün temel materyali insan kemikleri bir katakomp'tan alınmamış, ancak uygulama benzerlik teşkil ediyor. Kısacası Hıristiyanlıkta bu tip bir kararları uygulatabilenler olmuş. Benzeri bir uygulama bugünün dünyasında imkansız gibi. Çünkü mezar mevtanın ya da hayattaki yakınlarının özel mülkü olarak kabul görüyor.  Kapitalist demokrasilerde teoride değilse de pratikte mülkiyet hakkı tüm sistemi ayakta tutan güçlerden biri olduğu için yaşam hakkından daha ateşlice savunulabiliyor, ona karşı en küçük bir adım bile sistemin mantığına aykırılık olarak görülüp sert tepkilerle karşılaşıyor. Toplumda yaratması muhtemel tepkilerde göz önüne alınırsa, bugünlerde kimsenin böyle bir şeye cesaret edebileceğini tahmin etmiyorum. Türkiye’de bu konuda yaşanmış aklımda kalan tek örnek eski bir haber bülteninden, ortasından yol geçmesi zorunlu olan bir mezarlıktaki kısıtlı sayıdaki mezarın başka bir bölgeye nakil edildiğini hatırlıyorum, hayattaki yakınlarının izniyle, diyanet onayıyla ve imam huzurunda tabii ki. Bir tünel ya da katakomp benzeri bir yapıda mal istifler gibi üst üste konmasına tahammül edebilecek bireyler olmadığımızı düşünüyorum.

Katakomplar da bir tür mezar. Sadece başında ağlayana, kimliğini ziyaretçisine belli etmek amaçlı bir mezar taşına ve cesedin sağlıklı çürümesi ve varlığın özüne dönmesini sağlayacak toprağa ve mikroorganizmalara ihtiyaç duymayanı. Bu gibi ihtiyaçları saymazsak geriye kalanların istirahatgahları toprağın altında olmuş ya da kendisi gibi binlercesi ile birlikte kapalı bir alan olmuş çok farklı değil. Sonsuzluk uykusunda tek başına yatmaktansa yüzlercesi varlıklarından kalanları birbirine karışmış halde kardeş kardeş uyumaktalar. "Katakomp" kavramının kimilerimizi rahatsız eden kısmı insanın özüyle barışık olmamasından ve insana dikte edilen ahlaki değerlerden kaynaklanmakta.

İstanbul gibi bir anda çılgınca genişleme yaşamak zorunda kalmış şehir sayısı çok fazla değildir. 1950’lerdeki nüfus on katına ulaşmış. Bu hızlı büyüme eskiden şehrin ya da kasabanın uzağındaki mezar yerlerinin artık şehrin göbeği denebilecek yerlerde olmasını sağlamış. Kadıköy dershaneler sokağının sonunda Haydarpaşa yönüne doğru uzanan ya da Bostancı köprüsünün araç ile bir dakika yukarısındaki İçerenköy mezarlığı ya da Bağlarbaşı’ndaki, Mecidiyeköy’deki gayrimüslim mezarlıkları, veyahut en basitinden mezarlık denince ilk akla gelen yerlerden :Zincirlikuyu, Karacaahmet.

Düşünsenize Karacaahmet mezarlığını devlet kararıyla boşaltıldığını, oradaki mezarların da sonradan inşa edilecek mezarlığın yüzde biri etmeyecek bir binada, tünelde aynı tertiple istifleneceğini. Bunun için ilk gereklilik mezarın içinde uyuyanların toprakla ilişkilerinin zorunluluğunun kalmaması diyebiliriz, tıpkı fotografımızdaki gibi. Belki Karacaahmet’te yatan bir tanıdığım olmadığından ama karar bana o kadar da korkunç gelmiyor, ancak her kim için bu karar asla uygulanamaz ise bilsin ki burada yaptığımız şey bunu savunmaktan ziyade bu konuda işkembe-i kübra fırtınası. Söz temsil gerçekleşirse Üsküdar ile Kadıköy arasında oldukça büyük bir alan yaratılmış olacak. O muhitte yaşayanların psikolojik durumu değişecek muhtemelen, yine o muhitin klasiklerinden mermerci esnafı ayaklanacak. İstanbul’a yerleşmek için alan arayan yabancı sermayeli otel zincirleri benzeri şirketlerin ağzı sulanacak, o muhit belki İstanbul’un en büyük parkına sahip olacak, haliyle etraftaki gayri menkullerin değerleri artacak. Tabii ki pratikte bunların herhangi birini görme şansımız sıfır.

İlkokul yıllarım Selimiye ilköğretim okulunda geçti. Okul, bir ilkokul öğrencisi için oldukça sıra dışıydı. Hemen önünde o zamanki ismiyle “Üsküdar Anadolu” futbol kulübünün toprak sahası vardı. Derste öğretmene çaktırmadan kafanızı sola çevirdiğinizde gerçek futbol sahası büyüklüğünde bir sahada, gerçek futbolcular futbol oynuyorlardı. Aklımızın almakta zorlandığı büyüklükteki kalelere yönelen şutları  görebilme gayretimiz en loş günlerde bile perdelerin kapanmasıyla son bulurdu. Okulun arka kısmında ise Karacaahmet mezarlığı vardı. Ölümle tanışmak için, onu anlamak için haddinden fazla küçük bir çocukken, okulum eve uzak olduğu için, okula servisle ve her allahın günü binlerce mezarın arasından geçerek giderdim. Belki henüz o korkuyu bile tanımlayamadığımızdan ama korkmazdık, bilinmezliğin yarattığı ürperti ile seyrederdik. Alıştıktan sonra servis içindeki türlü çocukça salaklığımızı mezarlığın yanından geçerken de yapmaya başladık. Servis şoförümüzün radyosunu kapatmasıyla fark ederdik mezarlığa yani okula yaklaştığımızı. Mezarlıklar korkutuculuğunu benim için ilkokulda yitirdi kısacası, üstüne üstük dini ya da ölümden sonrasına dair hiçbir inancım olmadığı için katakomp benim kulağıma korkutucu gelmiyor. Tersine kimilerimizi rencide etse de artık dünyada olmayanların dünyayı işgalinin önüne geçiyor oluyoruz.

Dünyanın bir kişi için özel olarak tasarlanmış, inşa edilmiş en büyük mezarı 4578 yaşındaki Keops piramidi. Kendi zamanı ve kendinden sonraki yüzlerce yıl için dünyanın en büyük, en ihtişamlı eseri olsa da, bu mezarın da diğerleri gibi insanın ilk kahraman Gılgamış’tan bu yana değişmeyen, hep aynı sonla, zorunlu bir vazgeçişle biten arayışının bir avuntusu olduğunu söylemek lazım her şeyden önce. İki açıdan bakmak lazım; gidenin ve kalanların gözünden. Keops piramidini inşa ettiren Kral Khufu, bu hususta bir istisna çünkü hala hayattayken, geriye kalması muhtemel kişilere tanrı-kral despotluğuyla yaptırmış mezarını. Ondan sonra varola gelmiş çoğumuz için bu iş böyle yürümüyor.

Gidenlerin çoğu gidiş tarihlerini bilmediğinden, bu konuları konuşmanın genel kabul görmüş manasızlığından ve olası kalacakların kendileri için mevcut şartlar ölçüsünde en iyisini yapacağından emin oldukları için herhangi bir beklenti içinde olduklarını önceden belirtmemişlerdir. Ancak hayatının sonbaharının da sonlarındaki yaşlılar keselerindeki kefen paralarıyla, satın aldıkları mezar yerleriyle, defin töreni teferruatları için varislerine istekleriyle kaçamayacaklarından emin oldukları sonu hatırlayarak, onu planlayarak yaşamayı tercih ederler.  Nispeten genç olanlarımız ölümü düşünmemeyi matah bir şey sanar,  o yokmuş gibi yaşar. Sonra değer verdiğimiz bir insan bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığında yokmuş gibi yaptığımız gerçekleri sakladığımız sandıklardan çıkarır, üç beş gün önce zihnimizden geçirmemekle övündüğümüz şeyleri avuntu malzemesi olarak kullanırız. Yokluk hayatın alışılagelmiş sıradanlığı ile barışınca ölüm tekrar kabına konur sandıklarda saklanır. Başka bir değer verdiğimiz ya da biz ölene kadar artık ölüm yoktur bizim için. Halbuki ölümü unutmak hayata dair çok fazla şeyin yarım kalmasının, “her ölümün erken ölüm” olmasının temel sebeplerinden biridir

Benim bir mezar beklentim yok, yakılmayı tercih ederdim, küllerimin Kadıköy’den Boğaziçi’ne oradan da akıntının beni götürdüğü yere götürmesini isterdim aslında. Bu isteğimi gerçekleştirecek alt yapının yani bir krematoryumun varlığından haberim yok. Sokak ortasında ölü yakmak da benden sonrakiler için problem olabilir ama aslına bakarsanız bu isteğin benim için gerçekten önem arz ettiğini düşünsem oturur bir not ile bir şekilde aileme, sevdiklerime iletirim. Asıl istediğim yakılmak değil. Ölümümden sonra benden kalan cansız et parçasıyla içlerini rahatlatacak ne yapmak istiyorlarsa yapabilirler. Nekrofillere bağışlanabilir bile. Çünkü geriye kalan şey ben değilim. Varlığım zihinlerden başka bir yerde yok artık. Belki mekanların ruhuna, eşyaların manasına sinmiş olabilir ancak bunlar da bir zihinde var olabiliyor ancak. Benden sonrakilerin içini ne rahat ettirecekse onu yapsınlar. İster yıkayıp gömsünler, ister yılda bir gelip orda olamayan biri için gözyaşı döküp, mermerlere kapanıp sızlansınlar. Bunlar çare olsun diye yapılan hareketler değil zaten. Kültürün ortak aklı tarafından seçilmiş birer ritüel, topulumun geri kalanına ve daha da önemlisi kişinin kendine özlemini, acısını, yalnızlığını itirafı, kanıtlaması. Ölümü unutmanın kendisi kadar gereksiz, mantıksız ve insani.

Kıssadan hisse mezarlar ölülere ait değil, onlar hayatın bizi içine düşürdüğü/düşüreceği aczin birer simgesi. Kimi 4500 küsur yaşında bir piramit Keops, kimi giden sevgiliye kalan son borcun ödenişi Tac Mahal, kimi kurucusuna 15 yıl sonra da olsa liderinin kendisi için ifade ettiği mananın tezahürü Anıtkabir.. Kimi mevtanın mezarı bir tane değil, yirmi farklı mezar sahibi Yunus Emre en güzel örnek.. Kimileri ise öldükten sonra bile askeri disiplin ve tekdüzelikle dizayn edilmiş, hepsi birbirinin aynı mezar taşlarına sahip şehitliklerde uyumakta. Ne kadar farklı amaçlarla, farklı beklentilerle, farklı büyüklüklerde inşa edilmiş olsa da mezarlar aslen ölüler için değil, yaşayanlara ait.