osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2011 Çarşamba

Köle'ler Neden Özgür'leştirildi?

Vaktiyle, köleliğin neden kaldırıldığına dair kanaatim insanlığın uzun yıllar acı bir yanlışın içinde olduğu, "neden sonra" yanlışından döndüğüydü. 

İnsanlardan ve insanlıktan yana umudumu köleliğin, köle sahiplerinin istediği yeni dünyada yeri olmadığı için kaldırıldığını  fark ettiğimde tamamıyla kestim. 

Kölelik on binlerce yıllık bir sonuçtu. İnsanın varlığının ve yaratabileceği hayatın kimi noktalarda farklı olamayacağının kanıtı gibiydi. Farklı kültürlerde, birbirlerinden habersiz coğrafyalarda yaşayan insanlar köle'lik kurumuna sahiplerdi. Geriye kalan dünyanın varlığından habersiz olduğu Amerika kıtasında da, Asya toplumlarında da, Avrupa'da, Afrika'da da kölelik vardı. İnsanın olduğu yerde kölelik vardı diyebiliriz.
16. yüzyıl ila 19. yüzyıl arasında takriben 12 milyon Afrikalı Amerika'ya köle olarak getirildi. Bu insanların yüzde 15'i henüz yolda hayatını kaybetti. Geriye kalanları Yeni dünyadaki sağ tarafta da görebileceğiniz köle tüccarları tarafından sahiplerine, efendilerine satıldılar. 

Sanayi devrimi ile yaşanılan hayatın neredeyse sil baştan yazıldığı dönemlerde köleliğin kaldırılması sürpriz olmamalı. Köleliği ilk kaldıran Amerikayı tahmin edebileceğiniz üzere İngiltere takip etti. Asıl sürpriz köleliği kaldıran üçüncü ülkenin Osmanlı İmparatorluğu olması.

Köle ve işçi arasındaki farkları sahip ya da işveren gözü ile değerlendirdiğinizde, yeni yeni temelleri atılan dünyada köleliğin "karlı" olmadığı, bunun yerini tutacak işçi sınıfının egemen sınıf için çok daha fazla kar, daha kaliteli iş gücü, daha iyi bir hayat anlamına geldiği açıkça ortadadır. Köleliğin kaldırılması altındaki temel motivasyon işçi'nin köleye göre avantajıdır. Bu avantajları akıl edebildiğim kadarıyla paylaşmak istiyorum;



* En temel fark şu olmalı; köle sadece üretir, üretmesi için ihtiyacı olacak kadar tüketir. İşçi ise hem üretici, hem tüketicidir. İşçi, ürettiği şeyleri emeği ile kazandığı para vasıtasıyla satın alırken onu çalıştıran patronları, yaşadıkları hayatı tamamıyla üretken işçilerin üretimlerine borçludurlar. 

* Köle size ait bir maldır. İşçi ise emeği için kiralanır. Bu durum köle'nin her derdini sizin derdiniz yapar, İşçinin derdi ise kendisine aittir. İşveren olarak, karlılığınıza zarar verdiği anda emek piyasasından bir yenisi, köle satın almaya göre, yok paraya yenisi edinilebilir.

* Köle, köle tacirlerinden satın alınır ve ömrünce size hizmet eder. Anavatanından size ulaşana kadar elden ele satın alındığı her noktada fiyatı artar. Kölenin çalışma performansı beğenilmediğinde pek muhtemel ki iade edilemez. Kaza eseri satın aldığınızın bir gün sonrasında ölebilir. Asgari yaşam şartları sağlanmak zorundadır. Hastalıklı bir köle sizi diğer tüm kölelerinizden edebilir. İşçi kendi yaşamına sahiptir, sizin için çalışmadığı sürece. İş kazasında dahi ölmesi kendi problemidir. İşyerindeki tüm işçileriniz ölse, kenarda biraz birikmişiniz var ise yeni köleler satın almaktan çok daha ucuza ve kolaya değirmeninizi tekrar döndürebilirsiniz.

* Köle çalışmak zorundadır ama yaşamının devamı için, iyi çalışabilmesi için gerekli gelecek beklentisi ve motivasyonu yoktur. Hala umudu kaldıysa esaretten kurtulmayı isteyecek, kimileyin paranızla satın aldığınız hayatını riske atarak deneyebilir. İşçi ise sizinle çalışmaya kendisi gönüllüdür. Eğitim vermek niyetiyle onu istediğinize daha yakın, daha iyi, sadık, yaratıcı ve üretken bir çalışan yapmak köleye göre çok daha kolaydır. Çalışamayacağı duruma düştüğü anda yerine yenisini edinmenin maliyeti yok denebilir.

* Köle barındırmak onlarca maliyet demektir. Yemesi, içmesi, sağlığı, kaçmaması için güvenlik önlemleri, adam gibi çalışması için onu çalıştıracak eli kırbaçlı adamlar... İşçi çalıştırırken bu gibi maliyetlere yer yoktur. Fabrikanızda çalışmadığı sürece ne yaptığı kendi derdidir. Yarın sabah yine, çalışabilecek kadar sağlıklı durumda gelebildiği sürece arada kalan zamanında ne yaptığı kimsenin umurunda değildir. 

* Köle işçiye göre daha az öğrenebilirdir, daha basit işlerde tercih edilir. İşçi ise daha fazla kazanç, kariyer, daha iyi bir yaşam için öğrenmeye daha açıktır denebilir. İnsanlığın bilinen en eski tarihinden, köleliğin kaldırılmasına kadar köle kullanımının genel olarak benzer işlerde görülmesi sürpriz değildir. İşçi ise, değişen yaşam ile birlikte kendi içinde onlarca farklı ihtiyaca hitap eden alt sınıflara bölünüp, işverenlerin farklı ihtiyaçlarına göre şekillenmişlerdir.

* Kölenin özgürlük gibi bir beklentisi yoktur. Çok fazla kültürde, zamanda ve mekanda insan yerine dahi konmamış, statüsü ve değeri her ortamda, kendisine, daha açık olamayacak şekilde anlatılmıştır. İşçi'nin ise "güya" temel hak ve hürriyetleri vardır. Bu hak ve hürriyetler piyasa'nın yararına olacak şekilde dizayn edilir. Seyehat, haberleşme, barınma, din ve vicdan, ifade ve hatta yaşama hakkı dahi devletçe kısıtlanabilir.

* Köle'nin kendi kölelerine sahip olması, patronları için çalışan bir işçinin zamanla kendi işçilerine sahip olmasından daha düşük ihtimaldir. İşinde ilerleyen işçi, bedenen gücünü kaybetse de birikimiyle farklı pozisyonlarda daha fazla kar demektir.

* Köleleri bir arada tutan şey biraz zincir, biraz kırbaç kısaca şiddettir. İşçileri bir arada tutan şeyler ise biraz hayal biraz kabustur. Hayal kısmı patronları gibi olabilmektir, kabus kısmı ise klasik ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumudur. Etnisite, inanç, vatanseverlik, dil, ve hatta bir futbol takımı bile işçilerin diğer bir kısım işçilere karşı saf oluşturup kendilerini patronları ile aynı kelimeler ile tanımlamasına ve işçiliğin kaderine daha sıkı tutunması demek olabilir. Kölelerin böyle dertleri yoktur. İşçilerin daha fazla işçi olması "diğer" işçilerle kuracakları antipati ve nefret temelli ilişkilerle olur.

Kısaca köle çiftlik sahibi içindir, işçi ise fabrika sahibi içindir. Zamanla fabrika sahipleri, köleleri ihtiyaçları doğrultusunda üretimi ve tüketimi arttırmak, ücretleri düşürmek amacıyla işçi'leştirebilmek için çiftlik sahipleri ile çatışmışlar, haliylen çiftlik sahiplerini yenmişlerdir. Kölelik de böylece Amerika'dan ve İngiltere'den esen rüzgarla ortadan kalkmıştır. 


2 Ağustos 2011 Salı

Ay yıldızının Öyküsü; Konstantinapolis'ten, Libya'ya

Evet, gördüğünüz şey bir bayrak ama ne bir Türki topluma, ne de İslam'la yakından uzaktan alakası olan bir topluluğa ait değil. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin kullandığı bayrak ile benzerliği ile tek bağı coğrafi  temelli kültürel olabilir. Bu bayrak, Bizans olarak bildiğimiz devletin başkenti, Konstantinapolis şehrinin sancağı olarak kullanılmış. Bizans'ın ay yıldızı kullanmasında Roma ile olan bağlarının payı çok büyük. Ay ve yıldızın iki ayrı  tanrıyı sembolize ettiğini anlatan iddialara kolaylıkla ulaşılabiliyor. Bizans ya da genel olarak Roma coğrafyasının çok tanrılı antik dinlerinden Hristiyanlığa geçişleri, herhangi din değişimi gibi, önceki kültürlerini tamamen ret ederek olmuyor. Sancakta, paraların üzerinde kendisine yer bulan, iki tanrıyı sembolize eden ay yıldız 1300'lü yılların başında Mora'da bir klisede bir aziz'in elinde kendisine yer bulabiliyor. Tabii ki Türkler ay-yıldız ile bağlarını sadece Bizans'a borçlu değiller. Ay yıldız Doğu Akdeniz'de ve Orta Asya'da sıkça rastlanabilen bir sembol. Kullanımına milattan önce 13. yy ila 6. yy arasında rast gelinmiş.

Azımsanamayacak kadar fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Ay yıldız'lı bayrağın Cumhuriyet öncesinde de kullanıldığından bihaber olduğunu tahmin ediyorum. Osmanlı bayrağına dair tek bildikleri üç hilal. Halbuki öyle değil. İkinci bayrağımız Osmanlı Devleti'ne ait ay yıldızlı bayrak, 1844 yılında, Tazminat reformunun bir parçası olarak, Osmanlı Devleti resmi bayrağı olarak kabul edilmiş. Osmanlı donanması bayrağından esinlendiği söylenmekte. Osmanlı'nın kendisini Roma'nın varisi görme iddiasının bu bayrak benzerliğinde payı var mıdır, bilmiyorum. Emin olduğum şey, şans eseri ortaya çıkmışsa dahi bu  benzerliğin bir manası var. Osmanlı Devleti belki bu bayrağı hem Orta Asya'daki atalarının hem de kendilerini varisleri saydıkları Doğu Roma'lıların kullandığını bildiği için seçmiştir.


1299 yılına ait olan bu çizimde kovalayanlar yani soldakiler Moğollar, kaçmakta olanlar yani sağdakiler ise Memlüklüler. Osmanlı'nın beylik olarak kuruluş yılına denk gelen bu çizimde Memlüklülerin de flama olarak ay  yıldız kullandığı görülüyor. Mısır merkezli Memlüklülerin Ay yıdızı seçme sebeplerini bilmiyorum. Belki Roma kültüründen, belki Türk kültüründen, belki debambaşka bir yoldan edindiler. Onlar da ay ve yıldızı simge eylemiş yönetimlerden.



Görmüş olduğunuz siyah al yıldızlı bayrak Türk Ulusalcı Anarşistlerine ait değil. Bu arada Türk ulusalcı anarşist'i tabiri ne kadar fantastik olduysa bir o kadar da gerçek olabilir, kendinizi hazırlayın. Konuya dönelim. Bu bayrak Libya'yı oluşturan 4 ana bölgeden Sirenayka Emirliğine ait. 1949 - 1951 yılları arasında Trablusgarp'ın doğusunda yer alan bölgede var olmuş yönetim tıpkı Tunus ve Cezayir gibi ay ve yıldız içeren bayrak seçmiş. Sanırım bu seçimi tamamen Osmanlı geçmişine bağlayabiliriz.

1938 - 1939 yılları arasında Hatay'da öyle ya da böyle var olmayı başarmış, varlığını Türkiye Cumhuriyeti'ne katılarak sonlandıran Hatay Devleti bayrak seçimi ile bile gelecek için niyetini açık seçik ortaya koymuş. Hani bir bayrak renkleriyle, üzerindeki simgeleri ile başka uluslara, devletlere tabii ki ilham verebilir ancak bu denli kopyacılık yaratıcılık eksikliğinden başka bir şey değil. Sanarsın bu bayrağı dizayn eden kişi, "ilerde yıldızın içini sprey boya ile doldururuz, boşuna masraf olmasın." diye düşünmüş.






Son bayrağımız öncesinde Can Dündar'ın 7 Kasım 2003 tarihli yazısından bir alıntımız var;


"Yıllar önce Celal Bayar'ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy'dan dinlediğim bir anıyı burada nakletmekte yarar var. Gürsoy'un anlattığına göre Atatürk, 30'lu yıllarda Türk bayrağını da değiştirmeyi düşünmüş. Çünkü ayyıldız simgesinin Osmanlı'yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığına inanıyormuş. Türklere yeni bir ulusal kimlik kazandırmaya çalışırken, ona İslamiyet öncesi köklerini hatırlatan bir bayrağın yakışacağını hesaplamış ve Göktürk'lerin bayrağını düşünmüş. O proje gerçek olsaydı, bugün Türk bayrağında ne olacaktı biliyor musunuz: Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili..."


http://www.milliyet.com.tr/2003/11/07/yazar/dundar.html

Yazıdaki iddia ne kadar ciddi bilemiyorum. Kendi adıma iyi ki hayata geçmemiş. 

Bayrağın bugünkü halinin bu coğrafya'da yaşayanların çağları aşan geçmişleri ile bir şekilde bağ kurabilmelerinde küçük de olsa payı var diyebilir miyiz? İstanbul'da yaşayan bir Rum Ay yıldıza baktığında bu şehrin hala çok az da olsa Konstantinapolis olabildiğini düşünmesi abes mi? Bu tarihi milattan önceye dayanan kültürel figürde dahi insan kanı görmek isteyenleri bir kenara koyup figürün uğradığı ilginç yerlere bakmaya çalıştım. Bayrakları bayrak yapanların sadece bayrak imalatçıları olduğunu, toprğın uğrunda ölen insan varsa utanmak zorunda olduğunu tekrar ederek sonlandırmak istedim.