hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2011 Pazartesi

New Orleans'ın Renkleri

Bugün, dünya çapında yerleşik tüm o antipatiye rağmen Amerika Birleşik Devletlerinin özel bir yer olduğunu düşünüyorum. 1492'ye kadar beyaz adam görmemiş, kocaman, beyaz adamın geldiği topraklara göre neredeyse kaynak bakımından bakir yepyeni bir dünya. Yaşam burada adeta yeniden başlamış, uygarlık için beyaz bir sayfa olarak kabul görülebilir. O beyaz sayfanın tüm defter üzerine düşürdüğü simsiyah gölgesinden azade, belki de o gölgenin var olmasının sebebi olan güzelliklerini bilgisayar ekranından da olsa seyretmeyi çok sevdiğimi söyleyebilirim. New Orleans bu güzellikler içerisinde en öne çıkan birkaç yerden sadece bir tanesi. 

Epey bilindiği üzere, bu topraklar Amerikalılarca, Fransa'dan 15 milyon dolar karşılığında satın alınmış. Napolyon'un bu kararında, ellinde tutamayacağını anlaması olduğunu tahmin edebiliriz. Her ne kadar satın alınan Louisiana Eyaleti olarak bilinse de esasında içerisinde bugünkü Louisiana'yı da barındıran, bugün 9 farklı eyaletin sınırları içerisinde yer alan çok daha büyük bir alan satın alınmıştır. Amerika toprakları üzerinde bu denli derin Avrupa, hatta özelinde Fransız etkisi başka bir yerde yoktur. Köle ticaretinde önemli bir liman olan New Orleans'da Fransızca konuşan siyahi insanlara rastlamanın normalliği garip bir hal olmalı. 


New Orleans, Louisiana dendiğinde çoğumuzun aklına "Katrina" kelimesi gelecektir. Benim için bu şehri ve eyaleti çekici kılan oradaki hayat olduğu için, bu felaket hakkında konuşmaktan geri durmak istiyorum. Bu gördüğünüz dükkan felaket sonucu bu halde değil. New Orleans'da eski, bakımsız ev görmeniz gayet olası. Zaten burası hiçbir zaman Amerika'nın en gelişmiş eyaletlerinden biri olmamış. Nüfus grafiğine bakıldığında, 1960'lardan beri sürekli azalan nüfusu, buradaki yerleşik hayatın diğer eyaletlere göre daha az cezbedici olduğu hakkında bir ipucu olmalı. Benim için de ömür geçirilecek bir yer değil. Ancak bu dükkanı gezmeyi gerçekten isterdim.

Görmekte olduğunuz görselin resim ya da üzerinde oynanmış bir fotoğraf olması çok önemli değil. New Orleans renkleri ile övünen bir şehir, bu görsel ise övündüğü şeyde ne kadar haklı olduğunun basit bir kanıtı. Yukarıdaki fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere  üzerinde hiç oynanmamış fotoğraflarda dahi New Orleans  yeterince renkli. Gökdelenlere uzanan eski sokağındaki her evden, evlerdeki her detaydan başka bir renk fışkırmakta. Bu denli renkli olabilmesini belki de devasa bir şehir olmamasına borçlu. 

Hiç görmediğin New Orleans'a dair tahminim bu renklerin esasında birer sembol olduğu. Suç oranı yüksek bir güney eyaletinden bahsetsek de benim hayalimdeki New Orleans hayatın bütün renklerine, farklılıklarına kucak açmış doğa kadar çeşitli, canlı. Bu fotoğraf http://rdvernon.wordpress.com blog'undan arak'tır. Blog'da New Orleans ve Louisiana'ya dair birçok renge ve güzelliğe şahit olma şansınız mevcuttur. 


İklim'den de bahsetmek gerekli, burası Amerika'nın en fazla yağış alan yeri diye okudum. Havası oldukça nemli ve bunaltıcı. Fırtınalar şehri olduğunu da atlamamak lazım. Benim için şehir olan New Orleans değerli ancak şehir ve eyalet içerisindeki bataklıkları ile de meşhur. 

Bu şehrin hiç mi karanlığı yoktur, gece buraya da Bilge Karasu'nun da anlattığı gibi kuytulardan başlayarak yayılmıyor mudur diye düşünürken bu fotoğrafa denk geldim. Sanırım buralarda biraz dahi ışık varsa gece yoktur. İnsanlar bu kuytulara renklerin ağırlığından kaçıp, dinlenebilmek için geliyorlardır, biraz dinlenebilmek için. İnce ama rahatsız etmeyen ıslaklık, sıcak özel bir kahve, sigara ve cafe'de çalmakta olan New Orleans'a özgü eski bir müzikle hayal ediyorum bu sokakta olduğumu. Nemden zar zor nefes alırken, yine de burada olduğum için oldukça mutlu ve huzurlu olurdum. 



New Orleans'dan bir mezarlık fotoğrafı. Ölümün kasveti bile bu insanların renklere olan sevdasına gölge düşüremiyor olmalı. Fotoğrafı çekenin kolaycı müdahalesi de olabilir, mühim değil. Baktığım yüzlerce fotoğrafın içerisinde Katrina felaketini saymazsak her şey, her zaman renklerin en güzeli ile döşeli, sanırım hayat devam ettikçe New Orleans renkleri ile anımsanacak


Blues'dan, caz'dan , Louis Armstrong'dan, Oscar Peterson'dan, hatta Grandpa Elliott'tan Mardi Gras'tan, kölelik ve kölelik sonrası siyahlardan, LGBTT bireylerin varlıklarından ve o bahsettiğim renklere katkılarından, timsahlarından, New Orleans limanından ve bir o kadar da henüz hakkında hiçbir şey bilmediğim detaydan bahsetmeden olmaz tabi ama bu şehri hiç görmeden bu kadar oluyor, bir gün yerinden, kendi objektifimden anlatabilmek üzere, eski birkaç seçme ile güle güle...









27 Temmuz 2011 Çarşamba

Cueva de las Manos, Cave of Hands


Arjantin'in güneyindeki bir mağarada 9.500 ile 13.000 yıl önce yapıldığı bilinen el izlerini görmektesiniz. Hakkında çok fazla bilgi olmadığını tahmin ediyorum, neden yapıldıklarını bilinmiyor olmalı, keza Wikipedia'a başlığı var ama neden'i konusunda veri yok. İlk gördüğümden bu yana bir şekilde rüşdünü ispat eden bireyin de kendi el izini eklemesine izin verilen özel bir yer gibi geldi. Hani belki özel bir hayvanı avlamak ya da evlenip çift olmak gibi. Biz birkaç yüzyıl öncesi insanlarını hor görmekten çekinmezken, bundan 10.000 yıl öncesinin insanlarının bize bıraktıkları bu tip güzellikler, en azından benim aklımı, feci şekilde karıştırıyor.

Çoğu insan gelecek hakkında umutlanabilmek için yaşadığı dönemin gençlerine bakıyor. Bana sorarsanız yersiz, zoraki bir umutla dolmaktan keyif alıyor. Benim için yarından umutlu olma sebebi işte bu 10.000 yıldan eski el izleri. Buradan bakıp istediğimiz kadar hor görelim, insanın, insanlığının olumlu refleksleri bir yerde hayatın düşmanlarına inat güzellikler bırakabiliyor. 

Daha detaylı bilgi için;



16 Temmuz 2011 Cumartesi

Katakomp, "Uyumak, Bir Orman Gibi Kardeşçesine..."


Fotoğrafta gördüğünüz şey bir "Katakomp", Katakomp ne mi? Esasında İlk Hristiyanlardan kalma, kayaları kazarak oluşturulan mezarlar. Ancak Resimde gördüğünüz tam olarak bu değil.

18. yüzyıl ikinci yarısında, Paris’te mezarlıklar tamamıyla dolunca, artık yeni mezarlık yapacak yer mi bulamamışlar bilinmez, eski mezarları boşaltma kararı çıkmış. Bu kararda azalan mezarlıkların değerli hale gelmesi kadar buna bağlı sokak ortasında yatan ölülerin genel sağlığı tehdidi de göz önüne alınmış. Karar, krala ya da sırtını krala dayamış bir yöneticiye ait muhtemelen. Karar o zamanın Fransız’ını birkaç yıla kadar yapacağı devrim için daha da kızdırıp cesaretlendirmiş midir, halk kararı ecdadına saygısızlık olarak algılamış mıdır, yoksa desteklemiş midir, bilemiyorum. Bildiğim kararın uygulamaya geçtiği ve Paris’in altındaki tünellerin bir kısmını “katakomp” adı verilen bir tür toplu mezara dönüştürdüğü.

Uygulama yine bilenen en eski şehirlerden Roma’da da hayata geçmiş, Çek Cumhuriyeti’ndeki “Bone Church”ün temel materyali insan kemikleri bir katakomp'tan alınmamış, ancak uygulama benzerlik teşkil ediyor. Kısacası Hıristiyanlıkta bu tip bir kararları uygulatabilenler olmuş. Benzeri bir uygulama bugünün dünyasında imkansız gibi. Çünkü mezar mevtanın ya da hayattaki yakınlarının özel mülkü olarak kabul görüyor.  Kapitalist demokrasilerde teoride değilse de pratikte mülkiyet hakkı tüm sistemi ayakta tutan güçlerden biri olduğu için yaşam hakkından daha ateşlice savunulabiliyor, ona karşı en küçük bir adım bile sistemin mantığına aykırılık olarak görülüp sert tepkilerle karşılaşıyor. Toplumda yaratması muhtemel tepkilerde göz önüne alınırsa, bugünlerde kimsenin böyle bir şeye cesaret edebileceğini tahmin etmiyorum. Türkiye’de bu konuda yaşanmış aklımda kalan tek örnek eski bir haber bülteninden, ortasından yol geçmesi zorunlu olan bir mezarlıktaki kısıtlı sayıdaki mezarın başka bir bölgeye nakil edildiğini hatırlıyorum, hayattaki yakınlarının izniyle, diyanet onayıyla ve imam huzurunda tabii ki. Bir tünel ya da katakomp benzeri bir yapıda mal istifler gibi üst üste konmasına tahammül edebilecek bireyler olmadığımızı düşünüyorum.

Katakomplar da bir tür mezar. Sadece başında ağlayana, kimliğini ziyaretçisine belli etmek amaçlı bir mezar taşına ve cesedin sağlıklı çürümesi ve varlığın özüne dönmesini sağlayacak toprağa ve mikroorganizmalara ihtiyaç duymayanı. Bu gibi ihtiyaçları saymazsak geriye kalanların istirahatgahları toprağın altında olmuş ya da kendisi gibi binlercesi ile birlikte kapalı bir alan olmuş çok farklı değil. Sonsuzluk uykusunda tek başına yatmaktansa yüzlercesi varlıklarından kalanları birbirine karışmış halde kardeş kardeş uyumaktalar. "Katakomp" kavramının kimilerimizi rahatsız eden kısmı insanın özüyle barışık olmamasından ve insana dikte edilen ahlaki değerlerden kaynaklanmakta.

İstanbul gibi bir anda çılgınca genişleme yaşamak zorunda kalmış şehir sayısı çok fazla değildir. 1950’lerdeki nüfus on katına ulaşmış. Bu hızlı büyüme eskiden şehrin ya da kasabanın uzağındaki mezar yerlerinin artık şehrin göbeği denebilecek yerlerde olmasını sağlamış. Kadıköy dershaneler sokağının sonunda Haydarpaşa yönüne doğru uzanan ya da Bostancı köprüsünün araç ile bir dakika yukarısındaki İçerenköy mezarlığı ya da Bağlarbaşı’ndaki, Mecidiyeköy’deki gayrimüslim mezarlıkları, veyahut en basitinden mezarlık denince ilk akla gelen yerlerden :Zincirlikuyu, Karacaahmet.

Düşünsenize Karacaahmet mezarlığını devlet kararıyla boşaltıldığını, oradaki mezarların da sonradan inşa edilecek mezarlığın yüzde biri etmeyecek bir binada, tünelde aynı tertiple istifleneceğini. Bunun için ilk gereklilik mezarın içinde uyuyanların toprakla ilişkilerinin zorunluluğunun kalmaması diyebiliriz, tıpkı fotografımızdaki gibi. Belki Karacaahmet’te yatan bir tanıdığım olmadığından ama karar bana o kadar da korkunç gelmiyor, ancak her kim için bu karar asla uygulanamaz ise bilsin ki burada yaptığımız şey bunu savunmaktan ziyade bu konuda işkembe-i kübra fırtınası. Söz temsil gerçekleşirse Üsküdar ile Kadıköy arasında oldukça büyük bir alan yaratılmış olacak. O muhitte yaşayanların psikolojik durumu değişecek muhtemelen, yine o muhitin klasiklerinden mermerci esnafı ayaklanacak. İstanbul’a yerleşmek için alan arayan yabancı sermayeli otel zincirleri benzeri şirketlerin ağzı sulanacak, o muhit belki İstanbul’un en büyük parkına sahip olacak, haliyle etraftaki gayri menkullerin değerleri artacak. Tabii ki pratikte bunların herhangi birini görme şansımız sıfır.

İlkokul yıllarım Selimiye ilköğretim okulunda geçti. Okul, bir ilkokul öğrencisi için oldukça sıra dışıydı. Hemen önünde o zamanki ismiyle “Üsküdar Anadolu” futbol kulübünün toprak sahası vardı. Derste öğretmene çaktırmadan kafanızı sola çevirdiğinizde gerçek futbol sahası büyüklüğünde bir sahada, gerçek futbolcular futbol oynuyorlardı. Aklımızın almakta zorlandığı büyüklükteki kalelere yönelen şutları  görebilme gayretimiz en loş günlerde bile perdelerin kapanmasıyla son bulurdu. Okulun arka kısmında ise Karacaahmet mezarlığı vardı. Ölümle tanışmak için, onu anlamak için haddinden fazla küçük bir çocukken, okulum eve uzak olduğu için, okula servisle ve her allahın günü binlerce mezarın arasından geçerek giderdim. Belki henüz o korkuyu bile tanımlayamadığımızdan ama korkmazdık, bilinmezliğin yarattığı ürperti ile seyrederdik. Alıştıktan sonra servis içindeki türlü çocukça salaklığımızı mezarlığın yanından geçerken de yapmaya başladık. Servis şoförümüzün radyosunu kapatmasıyla fark ederdik mezarlığa yani okula yaklaştığımızı. Mezarlıklar korkutuculuğunu benim için ilkokulda yitirdi kısacası, üstüne üstük dini ya da ölümden sonrasına dair hiçbir inancım olmadığı için katakomp benim kulağıma korkutucu gelmiyor. Tersine kimilerimizi rencide etse de artık dünyada olmayanların dünyayı işgalinin önüne geçiyor oluyoruz.

Dünyanın bir kişi için özel olarak tasarlanmış, inşa edilmiş en büyük mezarı 4578 yaşındaki Keops piramidi. Kendi zamanı ve kendinden sonraki yüzlerce yıl için dünyanın en büyük, en ihtişamlı eseri olsa da, bu mezarın da diğerleri gibi insanın ilk kahraman Gılgamış’tan bu yana değişmeyen, hep aynı sonla, zorunlu bir vazgeçişle biten arayışının bir avuntusu olduğunu söylemek lazım her şeyden önce. İki açıdan bakmak lazım; gidenin ve kalanların gözünden. Keops piramidini inşa ettiren Kral Khufu, bu hususta bir istisna çünkü hala hayattayken, geriye kalması muhtemel kişilere tanrı-kral despotluğuyla yaptırmış mezarını. Ondan sonra varola gelmiş çoğumuz için bu iş böyle yürümüyor.

Gidenlerin çoğu gidiş tarihlerini bilmediğinden, bu konuları konuşmanın genel kabul görmüş manasızlığından ve olası kalacakların kendileri için mevcut şartlar ölçüsünde en iyisini yapacağından emin oldukları için herhangi bir beklenti içinde olduklarını önceden belirtmemişlerdir. Ancak hayatının sonbaharının da sonlarındaki yaşlılar keselerindeki kefen paralarıyla, satın aldıkları mezar yerleriyle, defin töreni teferruatları için varislerine istekleriyle kaçamayacaklarından emin oldukları sonu hatırlayarak, onu planlayarak yaşamayı tercih ederler.  Nispeten genç olanlarımız ölümü düşünmemeyi matah bir şey sanar,  o yokmuş gibi yaşar. Sonra değer verdiğimiz bir insan bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığında yokmuş gibi yaptığımız gerçekleri sakladığımız sandıklardan çıkarır, üç beş gün önce zihnimizden geçirmemekle övündüğümüz şeyleri avuntu malzemesi olarak kullanırız. Yokluk hayatın alışılagelmiş sıradanlığı ile barışınca ölüm tekrar kabına konur sandıklarda saklanır. Başka bir değer verdiğimiz ya da biz ölene kadar artık ölüm yoktur bizim için. Halbuki ölümü unutmak hayata dair çok fazla şeyin yarım kalmasının, “her ölümün erken ölüm” olmasının temel sebeplerinden biridir

Benim bir mezar beklentim yok, yakılmayı tercih ederdim, küllerimin Kadıköy’den Boğaziçi’ne oradan da akıntının beni götürdüğü yere götürmesini isterdim aslında. Bu isteğimi gerçekleştirecek alt yapının yani bir krematoryumun varlığından haberim yok. Sokak ortasında ölü yakmak da benden sonrakiler için problem olabilir ama aslına bakarsanız bu isteğin benim için gerçekten önem arz ettiğini düşünsem oturur bir not ile bir şekilde aileme, sevdiklerime iletirim. Asıl istediğim yakılmak değil. Ölümümden sonra benden kalan cansız et parçasıyla içlerini rahatlatacak ne yapmak istiyorlarsa yapabilirler. Nekrofillere bağışlanabilir bile. Çünkü geriye kalan şey ben değilim. Varlığım zihinlerden başka bir yerde yok artık. Belki mekanların ruhuna, eşyaların manasına sinmiş olabilir ancak bunlar da bir zihinde var olabiliyor ancak. Benden sonrakilerin içini ne rahat ettirecekse onu yapsınlar. İster yıkayıp gömsünler, ister yılda bir gelip orda olamayan biri için gözyaşı döküp, mermerlere kapanıp sızlansınlar. Bunlar çare olsun diye yapılan hareketler değil zaten. Kültürün ortak aklı tarafından seçilmiş birer ritüel, topulumun geri kalanına ve daha da önemlisi kişinin kendine özlemini, acısını, yalnızlığını itirafı, kanıtlaması. Ölümü unutmanın kendisi kadar gereksiz, mantıksız ve insani.

Kıssadan hisse mezarlar ölülere ait değil, onlar hayatın bizi içine düşürdüğü/düşüreceği aczin birer simgesi. Kimi 4500 küsur yaşında bir piramit Keops, kimi giden sevgiliye kalan son borcun ödenişi Tac Mahal, kimi kurucusuna 15 yıl sonra da olsa liderinin kendisi için ifade ettiği mananın tezahürü Anıtkabir.. Kimi mevtanın mezarı bir tane değil, yirmi farklı mezar sahibi Yunus Emre en güzel örnek.. Kimileri ise öldükten sonra bile askeri disiplin ve tekdüzelikle dizayn edilmiş, hepsi birbirinin aynı mezar taşlarına sahip şehitliklerde uyumakta. Ne kadar farklı amaçlarla, farklı beklentilerle, farklı büyüklüklerde inşa edilmiş olsa da mezarlar aslen ölüler için değil, yaşayanlara ait.