DİKKAT; Bu mektup muhtemelen sizin için yazılmadı. Lütfen başkasına ait mektubu okumayınız!
Sevgili G.
Görüşmeyeli epey zaman oldu, nasılsın? Birbirimizi birkaç gün görmeyince karşılıklı anlatacak onlarca hikaye ile susmaksızın konuştuğumuz, dipsiz kahkahalarda yorulduğumuz günlerden bugünü görebilseydik inanamazdık değil mi? Artık barıştığın kederinle gülümseyen yüzün gözlerimin önünde gibi. Yalan söylemediğimi biliyorsun ne olsa.
Bunca zaman sonra sana neden bir mektup yazmak istediğimi merak edebilirsin, hakkındır. Bunu bugüne kadar yazmamış olmanın suçluluk duygusunu biraz olsun dindirebilmek için yazıyorum. Eminim ki, bir gün, bir şekilde mektubum ellerine uzanırsa, zarfı buruk bir heyecan ile açsan da, içinden bir sesin "Zafer'in bunu yapacağını tahmin etmeliydim" demesiyle için biraz olsun ısınacak. Hayatın erittiği, buharlaştırıp yok ettiği sayısız şeye karşı bir şeyleri içimde koruyabildiğimi kendime ispat için yazıyorum, bunu senin de bilmeni, görmeni, arkadaşınla gurur duymanı istiyorum.
Sen gittikten sonra, tahmin ettiğin gibi, çok şey değişti. Bizim zamanımızın sokaklarından o kadar az iz kaldı ki, sorma. Önlerinden her geçtiğimde geçmişin yarasını bir kere daha sızlatan dükkanlar birer birer yok olmaktalar. Ben zihnimin bir kenarında seninle var olduğumuz mekanların birer kopyasını yaşatmaya çabalıyorum ama dünyanın mesajı açık ve net; bizim zamanımız sonlanıyor, artık yeni otların yeşerebilmesi için anılarımızı sakladığım onca yer yavaş yavaş çürüyor, toprağa karışıyor. Yaşamın kendini yenileyebilmesi için bir nevi zorunlu bir fedakarlık bekliyor.
Umarım sen olduğun yerde mutlusundur. Nerede olduğunu bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, şu an bulunduğun yerde, benim hiç ama hiç sevmeyeceğim insanlar ile öyle bağlar kurmuşsundur ki bir gün ben de yanınıza gelirsem o insanların yanında yabancılık bile çekmem. Senin yerinin bu yüzden vazgeçilmez, yeri doldurulmaz olduğunu anlayalı çok olmadı. Sen benim insanlara açılan kapımdın, senin yanında insanlar daha insan görünüyordu, daha tahammül edilebilir, daha sevecen, daha olumlu, daha bilge.
Yokluğunda sana vermiş olduğum sözü asla unutmadım. Gidişinle bana verdiğin hayat dersini çerçeveletip zihnimin en görülen yerine astım. Senden sonra hayatımı iki kişi için yaşıyorum. Sen gittin gideli içimde senden ödünç aldığım parçama özenle bakıyorum. Ona hala çok bilmişlikler taslayıp yeni şeyler öğretiyorum. İtiraf ediyorum sayısı azalıyor ama bazen ben tamamen susuyorum (evet, bazen de olsa bunu becerebiliyorum) ve sözü tamamen içimdeki sana bırakıyorum. Onun için de yaşıyorum, onun istediklerini de yapıyorum. Hayat bana bu sözümü unutturabilmek için sonsuz dolaplar çeviriyor, aldırmıyorum. İnsanlar bilmedikleri bu yanıma kast ediyorlar, onlara izin vermiyorum. Baksana hatıralarımızın sindiği duvarları yıkıyorlar, zihnim bana ihanet ediyor kimileyin sana dair detayları unuttuğumu fark ediyorum. Kendime kızamıyorum, çocuksu bir mahcubiyet duyuyorum, diyorum ki; ne olsa bu yaptığım yamuğu öğrenemeyecek, bana bozulamayacak. Al işte, bunu da itiraf ettim ya. Cezam neyse bekliyorum.
Bunca sözden sonra itiraf etmeye gerek var mı bilmiyorum ama seni çok özlüyorum. Kötü havalar gibi eninde sonunda, en mutlu olmak istediğimiz günde bile yaşama hevesimizi zehir eden hayatın bin bir türlü acısına karşı mantık sınırlarının dışında bir umursamazlık ile saçma sapan yerlerde, saçma sapan şeyler yaparken, saçma sapan şeyler üzerine konuşmayı çok özlüyorum. İnsanlar bunun nasıl bir terapi olduğunu hala bilmiyorlar ya da beceremiyorlar ya da becerebiliyorlar ama ben onların dilinden anlamıyorum. Böyle durumlarda sana ihtiyaç duyuyorum. İçimde senden ödünç aldığım parçamı sakladığım kutusundan çıkarıyorum. Ellerimin arasında özenle tutuyorum, onunla konuşuyorum. Yetmiyor ama alıştım.
Bir gün, tekrar görüşmeyi çok isterim. Sen benim nerelerde olduğumu çok iyi biliyorsun. Yolun düşerse mutlaka beni ara, beni bul. Seninle yeniden konuşalım. Zamanın değiştirdiği yüzlerimizde vaktiyle yollarımızı ayırdığımız dostlarımızı arayalım karşılıklı. Bulamayacağımızı biliyorum ama bazen anlık gülümsemelerde, bir an için sihirli bir kapı açılacak, o kapıdan gelen ışık gülen yüzlerimize çarpacak ve o ışıkla biz, artık yitirdiğimiz dostlarımıza kavuşacağız. Sadece bir an için, ama olacak. Kapı kapanınca gerçeğin soğuk rüzgarı esmeye devam edecek.
Umarım bu çağrımdaki samimiyetimi sana aksettirmekte başarılı olmuşumdur. Kendine iyi bak, etrafındakilere, sevdiklerine iyi bak. Sen de bıraktığımız gibi yaşayamıyorsundur ancak bir süre önce, seninle birlikte hayatı nasıl yaşadığımızı da unutmamışsındır ne olsa. O zaman umut vardır.
Bir gün, bir yerde, tekrar görüşmek üzere.
Dostun,
ZaferBey'Zade
5 Temmuz 2012 Perşembe
25 Nisan 2012 Çarşamba
4 Kasım 2011 Cuma
Yerel Müzik Aletleri
İnsanların dünya üzerine yayıldıkça farklılaşmaları sadece tenlerine, boylarına, huylarına yansımıyor. Kültürler de farklı coğrafyalar, şartlar altında başkalaşıyorlar. Yerel müzik aletlerinin farklılıkları kültürlerin farklılığına, insanların farklı kültürlerin etkisinde var ettikleri müzikal kaynaklarını anlayabilmek için özel ve önemli. Bu hususta okunmaya değer bir şeyler söylemek için gerekli bilginin neredeyse hiçbirine sahip olarak ben, en azından bugüne kadar bilmediğim ya da yanlış bildiğim birkaç enstrümanı ve sesini öğrenmek istedim. Seçtiğim enstrümanlar tamamıyla rastgele, seçimlerimde bir bütünlük, bir nedensellik mevcut değil. Zimbabve, İsveç, Slovakya, Peru ve Madagaskar'dan beş farklı enstrüman ile huzurlarınızdayım;
mbira
Bir Afrika enstrümanı, Afrikanın farklı yerlerinde, farklı türleri kullanılmakta ancak çıkış yeri Zimbabwe olarak bilinmekte. Solda son dönemlerde kullanılan profesyonel mbira'lara örnek bir adet görebilirsiniz Esasında mbira'nın babası diyebileceğimiz "Mbira Dzavadzimu", yani "Ataların Sesi" Basitçe bal kabağının içine sabitlenmiş metal tarakların gerilip bırakılması ile ses veriyor.Mbira için vurmalı denemez, telli değil, evet tuşlu bir çalgı ama tuşa basmakla yetinmiyorsunuz, bas-bırak gibi bir yöntem kullanıyorsunuz. Basit ve etkileyici bir Afrika çözümü.. Mbira sesini duyabilmek için seçtiğim eser Zambesi adında bir Afrika türküsü,
Drejelire
Fujara
Fujara, Slovakya'lı çobanların geleneksel çalgısıdır. 160cm ile 200cm arasında değişen boyutlarıyla inanılması güç büyüklükte bir flüttür. Her bir el için üç deliği vardır. Çobanların kurttan, kuştan korunmak için taşıdıkları değneklerin içlerini oyarak bu müzik aletini icat ettiklerini düşünmek ne kadar aptalca ise, bir o kadar da gerçek olabilir. Fujara 18. ve 19. yüzyıllarda yaygınlaşmaya ve festivallerde kendisine yer bulmaya başlamıştır. UNESCO'nun dünya kültür mirası listesinde yerini almıştır Slovak çobanlarının içli türkülerinden biri ile bu ilginç enstrümanın sesine bırakıyoruz kendimizi. üç deyince... bir, iki üç;
Cajon
Evet, bu bir müzik aleti. Kimilerinin dikkatini önceden çekmiş olabilir. Üzerine oturularak çalılan bu aleti sıklıkla flamenkocular kullanmakta ve İspanyol müziğine, kültürüne ait bir enstrüman izlenimi yaratmakta. Esasında Peru'nun yerel çalgısı "cajon" türkçede "kahon" olarak okunuyor. Örneğimizdeki cajon'un üst kısmı görüldüğü üzere plywood'dan yapılmış. Vurulan orta kısmı daha ince bir tabakadan yapılıyor olmalı. Kutunun içerisinde, cajon'un çeşiterine göre teller, ziller benzeri sesi çeşitlendiren etkenler bulunmakta. Bu tip bir aletin akorunu da tabii ki ön plakasının vidalarını sıkıp gevşeterek yapacaksınız.
Valiha
Valiha, yerel Madagaskar çalgısı. Bambunun etrafına örülmüş gibi gerilmiş metal teller ile ses vermekte. Görünümündeki Afrika etkisi enstrümanın sesinde de mevcut. İlginçtir, modern valiha tellerini bisikletlerin fren kablolarından yapıyorlarmış. Kabloları tel tel ayırdıklarında hepsi valiha'nın başka bir teli oluveriyormuş. Afrika'nın fakirliğinde enstrümanı bisiklet fren tellerinden yapmak oldukça anlaşılır bir tercih olmuş. Bir valiha ustasıyla bugünlük bu kadar olsun;3 Kasım 2011 Perşembe
Hinduizm'in Rengarenk Tanrıları
Hinduizm yeryüzünün en eski ve 900.000.000 inananıyla en kalabalık üçüncü dini. Kimin var ettiği bilinmiyor. Hindistan gibi bir coğrafyada doğmuş, "semavi" olarak bilinen dinlerden oldukça farklı. Esasında bu inanç sisteminin bir tanrısı yok, onun yerine tanrıya ulaşmada size yol gösterebilecek 37.000 küsur tanrısı var. Hindistan tarihindeki efsanevi şahsiyetlerin zamanla tanrılaştığını söylemek abes olmayacaktır. Bunların rengarek tasvirleri var, mitolojik derinliği bir kenara sadece tasvirlerini seyretmek bile eğlenceli;
Sağda ve solda görmekte olduğunuz tanrı Shiva, ya da Şiva. Sağdaki tasvirini görmüş olma ihtimaliniz daha yüksek Shiva "god of destruction" olarak geçmekte. yıkım ya da yok ediş olarak çevrilebilir. Hangisi daha doğru bilemiyorum. Alnında üçüncü göze sahiptir. Ay yıldız kendisine ait sembollerdendir. Brahma ve Vishnu ile birlikte Hindu üçlemesini oluşturur.
Solda Sarawati öğrenmenin, müziğin ve sanatın tanrıçası. dört kolu ve sidarı ile karşımızda.
Sağda ise Lakshmi, zenginlik ve refah tanıçası. Filler zenginlik ve refah ile ilşkilendirilmiş. yine lotus çiçeği üzerinde .
| İndra Savaş Tanrısı |
| Parvati Güç Cesaret Tanrıçası |
| Yama Ölüm ve Adalet Tanrısı |
| Kali, Şeytanın katili |
| Surya, Güneş Tanrısı Yama'nın Babası |
| Krishna, Büyükbaş Hayvanların Koruyucusu Vishnu'nun Reenkarnasyonu |
![]() |
| Rama Adil Yönetimin Sembolü Vishnu'nun Reenkarnasyonu |
| Ganesha Bilgelik ve İyi Talih Tanrısı Parvati ve Shiva'nın çocuğu |
![]() |
| Murugan, Ovaların Koruyucusu Parvati ve Shiva'nın çocuğu |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




