28 Temmuz 2011 Perşembe

Rio De Janerio


İşte içilecek memleket budur arkadaş!


Fotoğraf inanılmaz büyük ve detaylı hali aşağıdaki linkte, vakti olanlar itina ile seyreylesinler.


http://www.villamil.org/photos/brazil_pano/rio_view_1-crop.jpg

Futbol ve Teknoloji

 http://www.ntvspor.net/video-galeri/wenger-gol-cizgisi-teknolojisi-uygulanmali

NtvSpor'un haberine göre Arsenal menejeri Arsene Wenger futbolda teknoloji kullanımına destek vermiş. Premier Lig 2012-2013 sezonunda, FIFA'dan da alacağı onay ile farkedilemeyen gol'leri önlemek için harekete geçmiş. "Mümkün olsa yarından itibaren kullanırız" demişler.

Teknolojinin futbola girmesine karşı uluslararası futbol yöneticilerinin muhafazakar tutumunu anlayabilmiş değilim. Temel savunma; herhangi bir üçüncü lig karşılaşmasında, ve hatta amatör karşılaşmada uygulanamayacak kuralı uluslararası futbolda kullanmak adaletsizdir. Esasında bunu böyle kabul etmek adaletsizliktir. Niyesi, herhangi bir amatör futbol karşılaşması ile dünya kupa'sını, şampiyonlar ligi'ni, premier lig'i aynı kefeye koyabilmek için kuru bir futbol sevdası ile kör olmuş olmak gerekir. Bütçeler, hitap ettikleri kitleler, izleyenlerin sayısı ve hatta sadece tek bir maç üzerinden dönen bahis ekonomisiyle üst düzey futbol ile amatör futbol birbirlerinden tamamen kopmuş durumda. 

Merak ediyorum, son dünya kupasında Lampard'ın bariz golünü teknoloji kullanımına karşı çıktığı için ıskalayak FIFA kuralları çılgın bir bahisçi tarafından mahkemeye götürülse sonuç ne olur? Hukuku kuru kurallar bütünü olarak kabul etmemek gerektiğini düşünüyorum. Sahada gerçekleşen ve gerçekleşmesine izin verilmeyen her şeyin sorumlusu FIFA. Bariz atılmış bir golü ıskalaması maçın gidişatını direkt etkileyerek bahisçinin parasının kaderini de etkiliyor. Böyle bir davaya bakan mahkeme istediği kadar "kurallar açık, gol çizgisini geçen top hakem kararı ile belirlenmedikçe gol değildir, otur sıfır" dese de ben bahisçinin davasında haklı olduğunu düşünüyorum. 

90'lardan bu yana uluslararası futbol büyüyor. Büyümesiyle fevkalade değişimlerden geçiyor. Geldiği yerden, bugün ulaştığı noktaya bakınca geleceği az çok kestirilebiliyor. Bırakın gol çizgisini, üst düzey futbol maçlarında basit krampolar üzerine ya da orta nokta olması hasebiyle oyuncuların bel kısmına  yerleştirilecek RFID verici, saha kenarlarına yerleştirilecek sensörler, basit bir çipli top ve çok karışık olmayan bir yazılım kullanılarak ofsayt'lar dahi sıfır hata ile belirlenebilir. Bu vesile ile, onlarca hatalı ofsayt kararı ile yanacak gol kurtarılır, haksız elde edilmiş gollerin önüne geçilir. Bu söylediğim olursa futbolu beslediği iddia edilen dedikodu, sınırsız geyik ve muğlaklık değil futbol kazanır. 

Futbolu yönetenlerin bahsettiğim muhafazakarlıkları öncelikle futbolun değişerek gitmek zorunda olduğu yere yabancı olmalarından kaynaklanmakta. Dikkatle seyrederseniz, uluslararası futbol giderek NBA yapılanmasına benziyor, benzeyecek. Çünkü NBA bu dönüşümü çok iyi görebiliyor ve yönetebiliyor. Kural esnetmek konusunda tek önceliği oyunu güzelleştirmek ve daha adilleştirmek. NBA'in yönettiği alan FIFA'ınn yönettiği alanın yanında devede kulak tabii ki, ancak FIFA'nın da kontrol ettiği büyüklüğün kendisine sağladığı güç ile bu süreci hakkıyla yönetebilmesi imkansız olmamalı.

Futbol yönetenler, bu hızda değişmekte olan dünyada futbol bu kadar statik tutmanın zoraki muhafazakarlıktan öte bir şey olmadığını anlamak zorundalar. Onlar istese de, istemese de, takımlar şirketleşmenin ötesinde Fırençays'laşacak, kurallar yayıncıların işine gelecek şekilde esneyecek, teknoloji oyuna girebildiği kadar girecek. Futbol buna direnmek yerine uyum sağlamayı seçmediği sürece bu süreçten kazanarak çıkamayacak.

Yakın gelecekte her devrede reklam yayını için, oyuncularında nefeslenmesini sağlayacak, birer mola hakkı, iki taraf da bu hakkı kullanmazsa kendiliğinden verilecek televizyon molası, sahanın dört bir yanına yerleşecek sensörler, topun içine, oyuncuların kramponlarına çipler, uluslararası futbol turnuvalarının yapılarında yayıncıların işlerine gelecek değişiklikler, muhtemel wild card ya da buna benzer isme sahip o bilindik uygulamaları normal karşılayacağız. Çünkü yaşamak zorunda olduğumuz değişimden kaçamayız

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Cueva de las Manos, Cave of Hands


Arjantin'in güneyindeki bir mağarada 9.500 ile 13.000 yıl önce yapıldığı bilinen el izlerini görmektesiniz. Hakkında çok fazla bilgi olmadığını tahmin ediyorum, neden yapıldıklarını bilinmiyor olmalı, keza Wikipedia'a başlığı var ama neden'i konusunda veri yok. İlk gördüğümden bu yana bir şekilde rüşdünü ispat eden bireyin de kendi el izini eklemesine izin verilen özel bir yer gibi geldi. Hani belki özel bir hayvanı avlamak ya da evlenip çift olmak gibi. Biz birkaç yüzyıl öncesi insanlarını hor görmekten çekinmezken, bundan 10.000 yıl öncesinin insanlarının bize bıraktıkları bu tip güzellikler, en azından benim aklımı, feci şekilde karıştırıyor.

Çoğu insan gelecek hakkında umutlanabilmek için yaşadığı dönemin gençlerine bakıyor. Bana sorarsanız yersiz, zoraki bir umutla dolmaktan keyif alıyor. Benim için yarından umutlu olma sebebi işte bu 10.000 yıldan eski el izleri. Buradan bakıp istediğimiz kadar hor görelim, insanın, insanlığının olumlu refleksleri bir yerde hayatın düşmanlarına inat güzellikler bırakabiliyor. 

Daha detaylı bilgi için;



26 Temmuz 2011 Salı

Monet, Şehir ve İnsanlar

Ressamların dillerini bilen biri değilim. Onları anlayabildiğimi söyleyemem. İçlerinden bana hitap eden sadece birkaç isim var, esasında şöyle demeliyim; içlerinden dillerini az çok anlayabildiğim birkaç isim var, bunların başında gelen isim ise Claude Monet.

Monet'yi neden sevdiğimi kelimelerle anlatamam. Bırakın ruhumda var ettiği onca güzelliğin nedenini, o güzelliklerin kendilerini bile içimden geldiği gibi aktaramam. Şu ünlü resmine baktıkça gelinciklerin bende yarattığı canlılığı, anlamsız umudu, temelsiz gücü, otlar arasında yürümeye çabalayan çocuk saflığını layığıyla anlatamam. Bu ona olan sempatimi benim için daha değerli kılıyor. Sevginin sebebinin aktarılamazlığı benim için o sevdaya daha gerçekçi, gizemli bir hal veriyor. Bu hal beni sevilen nesneye daha da çok yaklaştırıyor.


Doğa resimleri ile bilinen Monet'nin şehirlere ve şehirli insanlara ait resimleri de az değil. Doğayı doğa kadar ilginç, gizemli bir güzellikle resmeden bu adamın şehir resimlerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Şehire ve şehirdeki yaşama nispeten uzak bu adamın şehir, şehir yaşamı ve şehir insanları ile ilgili söyleyecekleri tabii ki değişik ve özgün olmalı.

Aydınlık bir şehir manzarası. İçerisinde Monet'nin doğasından izler barındırıyor. Binalar sadece birkaç ağaç ile değil bir akarsu ile şehir yaşamının kuruluğundan kurtuluyor. Bu resimde bir öykü var, öykü insanlara ait değil. İnsanlar bu öykünün içerisinde bir dekor, sadece birer ayrıntı. Hepsi kendisi için dünyanın merkezi olsa da, bu alelade şehirin öyküsünde ufacık yer tutan ve şehirin yaşamasını sağlayan kan hücreleri gibiler. Tamam vazgeçilmezler, şehrin damarlarında dolaştıkça şehir hayat bulur ancak asıl önemli işlevleri şehre can veren temel organlarının yaşama sıkıca bağlanması için çalışmaları, var olmalarıdır. Bu resmin bu kadar net olması, berrak atmosfere sahip olması, insanlarının birazdan göreceklerimize göre daha seçilebilir olmaları ilginç bir detay ile alakalı olabilir. Monet'nin zamanında dört nala ilerleyen endüstiri devriminin oğullarından herhangi bir makinenin, detayın, teknoloji ürününün resimde yer bulmaması. Belki Monet, bu sayede insanların kendi öykülerine sahip ve onların mutlak yazarları olabileceklerini düşünmüştür. 


Yine şehir, deniz kıyısında "biraz" insan, denizde çeşit çeşit gemiler, denizin hemen önünde hazır olda durmakta olan binaların selamlamalarıyla raks etmekteler. Bir önceki resimden ilk gözüme çarpan fark havanın kapalılığı. Benim için, bunun sebebi resmin büyük halinde daha kolayca seçebileceğiniz kimi gemilerin etrafa yaydığı dumanlar.  Şehirler büyüdükçe, insanlar küçülüyor. Şehirler büyüdükçe insanlar daha çok duman çıkarmak, daha fazla kirlilik yaratmak zorunda kalıyor. Kimi hayatlara renk sağlarken, sağladıkları renklerin hammaddelerini kimi yerlerdeki renkleri boğarak elde ediyor olmalılar. Denizin kenarında gemileri seyretmeye gelmiş insanlardan biri olduğumu düşündüğümde, gemi sahiplerine heves edeceğimden eminim. Bu basit insani tavır bile beni, hayallerimi, belki tüm öykümü onların gerçekliklerine göre yazacağımı anlatıyor. Belki artık kendi öykümü yazdığımı sandığım kalemimi tutan elim dahi başkalarının kontrolündedir. Ben olmam imkansızlaşıyor. Yüksek ihtimal günün modası gereği benzer renklere bürünmüş, resimdeki uzaklıktan bakıldığında birbirinden farkını fark etmesi imkansız, ota benzeyen canlılardan biri olduğumu fark ediyorum. Bu resimdeki "ben" için üzülüyorum.

Bu kez salt kalabalık var, duman yok. Duman görünürde yok ancak bulvarın ruhuna sinmiş gibi. Etkisi resmin her detayından anlaşılmakta. Baksanıza, ağaçlar dahi Monet ağaçları olmaktan çıkmış durumda, artık onlar şehirlere ait, şehir ağaçları, varklıklarının temel amacı ağaç olmaları değil, bulvarın kuruluğunu gidermek için birer süsler. Canlı ama cansız gibiler. Bakımsız, çelimsizler. Belirli bir süre insanla birlikte yaşamış vahşi bir hayvan yavrusu misali, köklerinden kaldırıp balta girmemiş ormanlara götürüp diksek yine ağaç olamazlar, ölürler. Onlar da artık şehre ait. Tıpkı birbirine benzeyen onlarca kişilik kalabalık gibi. Ağaçlar ne kadar Monet ağaçları olmaktan uzaklarsa, kalabalıklar da insan olmaktan o kadar uzaktalar. Gündelik heyecanlarının, kısa süreli ihtiraslarının kontrolünde cezaevindeki mahkum gibi çile dolduruyorlar. Varlıklarına ellerinden geldiğince, büyüklerinden öğrendiklerince mana katmaya çalışıyorlar. Bulvarlarda varlıklarını, varlıklarıyla edindikleri görüntüleriyle farklarını ispat etmek için büyük bir özenle yürürken yine belirli bir mesafeden bakıldığında şehir denilen organizma için açıkça önemsizler. Yaşamlarının tek maksatlarının şehir yaşamını yaşatmak olduğunu bilmiyorlar. Belki de biliyorlar ama itiraf edemezler, benim gibi.

Havanın kapanmasını, insanların güzel havalardan mahrum kalmasını sağlayan mekanlar var, duman fabrikaları. Monet neden bir fabrikayı resmetmeyi seçmemiş bilemiyorum, belki sadece o mekana girmek istemediğinden. Ancak birden çok kere resmettiği tren garları da bahsettiğim duman'ı üreten fabrikalarddan. Görüldüğü üzere duman ilerleyişini sürdürüyor. Sadece gökyüzünün maviliğini yok etmiyor aynı zamanda apartmanları, köprüleri, insanları bulanıklaştırıyor. Hayat giderek daha belirsiz, görüş mesafesi insanlar için  azalan, saniyeler sonra size çarpabilecek bir trenden, insandan habersiz yaşamanıza yol açacak, ufkunuzu daraltan bir hal alıyor. 

Oysa bu sokaklar, bu apartmanlar, köprüler, tren garları, hepsi insanlar için vardı. Bizler daha uzakları görebilelim diye var ettiğimiz, gerçeğe döktüğümüz hayallerimiz bizlerin ufkunu tıkadı, daha dar bir hayata hapsetti. İnsanların yönettiği şehirlere dumanlar hakim olmaya başladı. İnsanlar giderek belirsizleşti. Artık insanlar uzaklarda birbirlerine geçmiş kalabalıklar gibiler. Yüzleri yok, kimlikleri belirsiz. Sadece varlar, ötesi yok. Bu resmin karanlık havası diyor ki, sadece duman çıksın diye varlar. Daha fazla duman üretilmeli, gökyüzünün yok olması pahasına kapkara makineler daha çok çalışmalı, daha büyük ateşler yakmalıyız, daha yükseklere, uzaklara gidebilmeliyiz. Daha fazlasını yapmalıyız. Yaşamın bu yüzünde, bu resimdeki insanlara düşen rol bu, fazlası değil. Kendi hayatlarını karartarak var olmak. İsimsiz, kimliksiz var olduğuna şükrederek yaşamak.


Kuşkusuz duman herkes için aynı manaya gelmiyor. Kimilerinin yaşamlarına Duman işleyemiyor. Onlar uzaklarda, resmedilmeye layık bahçelerinde, önü kesilemez güneşlerinden korunmak için şapkalarıyla, şemsiyeleriyle varlar. Onlara dikkatli bakarsak, insan gibi resmedilmeyi hak etmişler. silüetleri var, eller, kolları, ceketler, bastonları, pantolon kıvrımlarının yarattığı gölgeli bölgeleri var. Sakallarına kadar var olmalarına rağmen yüzlerinin olmaması detayı öylesine olmamalı, ressamın beceriksizliğine, dikkatsizliğine yorulmamalı. ufuk çizgisi kadar uzaktaki gemilerin yaydığı dumanları görebiliyorsak bu insanların da yüzlerini, onları tanımamıza izin veren gözlerini, yanaklarını görebilmeliydik, ancak göremiyoruz. Onlar kendi hikayelerine hakim gibi görünseler de esasında kendi hikayeleri değil yaşadıkları. Dumandan bu kadar uzakta olmanın bedeli onları bir insan gibi resmedilmeye değer kılsa da onlara birer yüz bahşedecek kadar detaylı çizilmelerine engel. Onlar bir insan gibi varlar ama kendileri gibi değiller. Dumandan uzakta, açık gökyüzü altında var olan öylesine bir insan kadar varlar. Çünkü artık dumanın olmadığı yerlere bile dumanın ruhu hükmetmekte.

Şehre geri dönüyoruz, solmuş gökyüzüne. Şehirde resmedilmeye değer detaylar bir köprü, birkaç gemi, sanırım mavna dediklerinden. uzaklardaki bir ev bile kömür taşıyan adamlardan daha fazla detaylandırılmış. Bunu güneşin o anki duruşuna yormamak gerekiyor, bir tercih olduğunu düşünmek istiyorum. Şehir için köprünün bir kimliği var, adı var, şehrin hafızasında hatırlanmaya değer bir yeri var. Gemiler için daha az da olsa bir yer var. Uzaktaki ev dahi hatırlanmayı kömür taşıyan işçilerden daha fazla hak etmekte. O işçilerin nerede doğdukları, kim oldukları, hangi eğitimden geçtikleri, çektikleri acılar, mutlulukları giydikleri, giymek istedikleri, yüzleri, elleri, çocukları, evleri... bunların hiçbir önemi yok. Onlar kömür taşımalılar, taşımalılar ki daha fazla duman çıksın, altında yaşadıkları gökyüzleri kararsın, orada kaybolan renkler yüzleri olmayan başka insanlar için var olsun.

Herhalde hikayenin mutlu son ile bitmesini hiçbirimiz beklemiyorduk.Bu kirli deniz, sönük güneş, bok rengi gökyüzü sayesinde kazanan taraf açıkça görünmekte. Resmin ortasındaki  küçük teknedeki insan ile tekneyi ayırmak mümkün değil. Ressamın gördüğü bu manzara bakan insan için o tekne ile adamın bir farkı olmadığı için, ikisi de tamamen aynı renk ile hiçbir ton farkı dahi olmaksızın çizilmişler. Öndeki tekne biraz daha şanslı, biraz daha geride olanı artık tekne tekne değil, içindekiler insan bile değil. Onlar tekneleriyle birlikte basit bir karartı. Resmin üst tarafında dumanı hala var ettirmeye devam eden duman fabrikaları artık çizilmeye değmezler bile. Ressam biraz uğraşmış olmalı, sonra sıkılmış ve öylesine fırça darbeleriyle gerisini bizlere bırakmış. Solgun güneşin pis denizin üzerine bıraktığı turunculuklar o kadar değersizler, güzellikten o kadar uzaktalar ki. onları da basit, kaba birkaç fırça darbesiyle geçiştirmek yeterli. Bu hayat artık resmedilmeye değmiyor. 


Artık kazanan belli, hayat ne kadar itina ile, ne kadar detaylı resmedilmek istense de artık başka bir şeyle kaplı, karanlık. Bu resim de olana bitene bir ağıt, neye dönüştüğümüzün adi bir kanıtı.



Bonus Track


Bir kutlama, gurur duyulan bir cadde, özenle süslenmiş, her binasından aynı renklerin fışkırdığı festival alanına dönüşmüş. Resimdeki bulanıklığı yine bir tercih olarak görmek istiyorum. O günkü kutlama esnasında binalar yok, pencereler yok. bayraklara ait renkler her yanda olsa da bayraklar yok. onların rüzgar ile dansı  istense idi, çok daha büyük ihtişamla resmedilebilirdi. En önemlisi ortada bir tane bile insan yok. silüetler var, boş bir kalabalık,  bir yığın var. Dikkat kesilin, yüzler yok. Hiç değilse eller, kollar, olabilirdi ama yok. o gün orada insana dair bir kutlama yok. Şehrin bu gurur duyulan caddesi esasında var olmadığı zannedilen devletin  gövde gösterisine dönüşüyor ve Devletin gövde gösterisinde bir tane bile insana yer yok; sokağa, caddeye, ve hatta bayraklara dahi yer yok. Bu resimde sadece devlet var, boş bir coşku, manasından kopmuş kalabalık var. Öğretmenler, işçiler, memurlar, siyasetçiler, esnaf, zenginler ve yoksullar yok. Sadece devlet var. O devletin "sahip olduğu" şehre ait, tek tek değersiz ancak bir kalabalık olarak resmedilmeye değer bir yığın var. 










21 Temmuz 2011 Perşembe

Silinmiş Öykü



Sahilde yatan bu cesedi fark ettiğimde ona epeyce uzaktaydım. Bomboş kumsalda yapayalnızdı. İnsanlar gibiydi; olmak istedikleri, ait olduklarını düşündükleri yerlere bu kadar yakın ama bu kadar ıskalamış. Beklemediğiniz bir yerlerde karşınıza çıkan bir anıt gibi, olmuş bitmiş bir şeylerin simgesi gibiydi.  Yazık ki bu anıt, bizlere neyin anıtı olduğunu anlatan, kitabeden yoksundu.

Gemiyi seyrettikçe onu, tam da buraya, birisi tarafından, mesaj vermek için bırakılmış olabileceğini düşündüm.  Denizin bitip kumsalın başladığı yerde, şans eseri önünü bana dünmüş, hafif yan yatmış hali ile özenle yerleştirilmiş ve geriye kalan her şey sadece onu daha ihtişamlı göstermek için orada gibiydi.

Yanına yaklaşırken bu geminin hikayesini düşündüm."Belki de, haklıyım" dedim. Bir film için, belki bir belgesel film için ya da bir fotoğrafçı onu tam da buraya, bu haliyle yerleştirmiştir. Geminin oturduğu zemine vuran dalgalar bu söylediğime dair her izi itinayla kazımışlardı. Geminin etrafında attığım ilk tur boyunca etrafında bir iz aradım, taşındığını gösteren bir iz. Bulamadım.

Bu gemi derin sularda batmış olamazdı. Kimse onu derin sulardan çıkarmak ve buraya yerleştirmek için uğraşmış olamazdı. Etraflıca incelediğimde üzerindeki pasın dağılımı bana geminin tamamen batmamış olduğunu anlattı. Batan gemilerin denizlerde balıklara yuva olduğunu duymuşsunuzdur. Keşke onu sahilin kenarında, denize santimetrelerce uzaklıkta yatıracaklarına balıklara yuva yapsalarmış diye düşündüm. Kimsenin böyle saçma bir maksat için çaba göstermeyeceğini kabul ettim.

Vaktiyle bu cesede denizlerde yön veren kaptan kimdi merak ettim. Yaşlı bir adam olmalıydı. Öyle zengin değildi. Eskinin bıçkın denizcisi biriktirdiği tüm parasıyla bu gemiyi almıştı. Kirli, eski ama hala dayanıklı bir paltosu olmalıydı, kahverengi. Çok konuşan bir adam olamazdı. Yeri geldiğinde konuşurdu. Mutluluğun her zaman bir şeylere rağmen olabileceğini biliyordu. Fırtınalara aldırmaz, bir türkü söyler, şarabını içerdi. Evli değildi. Çocukları yoktu. Yaşlı adamın tek varlığı bu önümde yatan ceset olmalıydı. Kim bilir gözü gibi baktığı ekmek teknesini bu hale getiren olay ona ne zararlar vermiştir? Belki maddi, belki manevi..

Birkaç kişilik tayfası olmalıydı. Hepsi gariban çocuklarıydı. Çoğunun gidebileceği bir yer yoktu. Geminin demirlediği liman yakınında, kaptanın ayarladığı küçük bir kulübede kalıyor olmalıydılar.  Bütün tayfanın, her gün denize gecenin kör saatinde çıkıp, insanüstü bir gayret ile çalışabilmek için bir nedeni olmalıydı. Bu nedenler insanları hayata bağlayan umutlardır. Kiminin uzaklarda da olsa aklından çıkarmadığı ailesi vardır, kimi başka maceralarda rol kapabilmek için para biriktirmeye uğraşıyordur. Kimbilir, belki içinden biri ya da birkaçı denize bir metreden daha yakın ama ölümüne uzak yatan bir gemi misali hayallerine uzaktırlar ve onlara erişme hevesinden feragat edeli çok olmuştur. Öylesine yaşıyorlardır, beklentisiz. Her Allah'ın günü amaçları güneşi batırıp uyuabilmektir.

Geminin en üst kısmındaki delikleri fark ettiğimde dehşete düştüm. Kurşun delikleri olmalıydılar. Yoksa o babacan kaptan ve gariban tayfası balıkçılık değil de kaçakçılık mı yapıyorlardı? Belki yakın bir ülkeden gizlice kaçak mallar sokuyorlardı ya da uyuşturucu ticareti ile ekmeklerini kazanıyorlardı. Eğer öyleyse başka ve daha güçlü, daha kirli bir adam için çalışıyor olmalılardı. Sahil güvenliğe yakalandıkları anı düşündüm.Kaçabilirler miydi? Ölümden korkmadan çarpışmışlar mıydı? Belki de sahil güvenlik, kıyı emniyeti falan değildi çatıştıkları sadece rakip başka kaçakçılar onları yok etmek istediler.

Kurşun deliklerinin beni getirdiği bu konuları hiç sevmedim. O yiğit kaptana ve gururlu tayfasına konduramadım. Delikler, gemi battıktan, denizden çıkarıldıktan ve buraya yerleştirildikten sonra, şehirden uzakta, içlerindeki hayvani şiddeti başlarına dert almadan ortaya dökebileceği yer arayan şehirli gizli haydutlara aitti. Onların ne canlıya, ne cansıza saygısı yoktu. Buraya geldiklerinde delik açacak bir şeyler arıyorlardı. Bu garip cesette açtıkları her delik ile silahlarının ölümcül güçlerine sanki kendi kolları, vücutları sahipmiş gibi hissediyorlar, hissettikleri güç ile kendilerinden geçiyorlar olmalılardı. Onlar için üzüldüm. Şu derin sessizliği mermi sesleri ile yırttıkları anı düşündüm. İçim acıdı.

Geminin üzerine çıkıp bir iz aradım. Herhangi bir iz. Öyküsü hakkında bana ipucu verecek, hangi ihtimalin gerçek olduğunu bana söyleyecek bir şeyler. Unutulmuş bir nesne, dolaplarda kalmış bir kutu, belki bir sandık,  bir giyisi parçası, bir gözlük, pipo, şapka... Hiçbir şey yoktu.

Deniz belki yiğit kaptana ve tayfasına acımadığı için, belki gözlerini para hırsı bürümüş birkaç kaçakçının öyküsünün hatırlanmaya değmeyeceğini düşündüğünden, bu geminin öyküsünü yutmuştu. Aklıma gelen her ihtimalin sadece benim gemiye atfettiğim saçmalıklar olduğuna kanaat getirdim. Bir zamanlar tam da bu üzerinde olduğum cesedin delikanlı heyecanıyla dalgalarla oynadığı günlerde, bu cesetle birlikte var olmuş her insan için, onların deniz tarafından silinmiş hatıraları hatırına denizi seyredip bir sigara içtim. Ve ona veda ettim.

http://youtu.be/5XFk0mlqmYg

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Böyle Para mı Olur Lan?

Antartika Dollar'ı diye bir para birimi varmış, herhalde Pixar tasarlamış. 

Gerçi üzerine basacakları savaşları, düşman işgalinden kurtuluş anıtları, sayısız politik soslu tarihi kahramanları olmayan bir yerin parasının üzerinde klasik para üzeri figürleri görmediğimize şaşırmamalıyız. 

19 Temmuz 2011 Salı

Amerika'daki Anadolu Kentleri

Amerika'da şehirler kuran yerleşimciler, muhakkak ki geldikleri yerlere ait çokça şeyi beraberlerinde getirdiler. Farklı kültürler, yemekler, adetler, geleneklerle birlikte yaşadıkları yer adlarını beraberinde getirenler de oldu. Sadece A.B.D. içerisinde adını daha önce Avrupa'da kurulmuş şehirlerden alan yerleşim yeri sayısı oldukça fazla. Berlin'ler, Paris'ler, Athens'ler, New Madrid, Vienna, Venice, ve onlarca ingiliz yerleşim yeri ismi de yeni kıtada başka bir yerleşim yerine isim vermiş.

Google'ın da yardımı ile, daha önce Anadolu'da var olmuş, Amerika'da tekrar hayat bulmuş yerleşimlere göz atacağız;

Amerika'daki İzmir'ler; 

1) Smyrna, Tennessee


2) Smyrna, Delaware



3) Symrna, Georgia




Amerika'daki Troya'lar;

1) Troy, Idaho



2) Troy, Michigan



3) Troy, New Hampshire


4) Troy, Ohio



5) Troy, Vermont




Amerika'daki Antakya; Antioch, California





Yine bir eyalet olan Philedelphia ismi incil'de adı geçen ve tamamı Anadolu'da bulunana yedi kiliseden biri olan Philadelphia'dan gelmektedir ancak bu veri yukarıdaki kategori ile uyumlu sayılmaz.

 Philedelphia

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Katakomp, "Uyumak, Bir Orman Gibi Kardeşçesine..."


Fotoğrafta gördüğünüz şey bir "Katakomp", Katakomp ne mi? Esasında İlk Hristiyanlardan kalma, kayaları kazarak oluşturulan mezarlar. Ancak Resimde gördüğünüz tam olarak bu değil.

18. yüzyıl ikinci yarısında, Paris’te mezarlıklar tamamıyla dolunca, artık yeni mezarlık yapacak yer mi bulamamışlar bilinmez, eski mezarları boşaltma kararı çıkmış. Bu kararda azalan mezarlıkların değerli hale gelmesi kadar buna bağlı sokak ortasında yatan ölülerin genel sağlığı tehdidi de göz önüne alınmış. Karar, krala ya da sırtını krala dayamış bir yöneticiye ait muhtemelen. Karar o zamanın Fransız’ını birkaç yıla kadar yapacağı devrim için daha da kızdırıp cesaretlendirmiş midir, halk kararı ecdadına saygısızlık olarak algılamış mıdır, yoksa desteklemiş midir, bilemiyorum. Bildiğim kararın uygulamaya geçtiği ve Paris’in altındaki tünellerin bir kısmını “katakomp” adı verilen bir tür toplu mezara dönüştürdüğü.

Uygulama yine bilenen en eski şehirlerden Roma’da da hayata geçmiş, Çek Cumhuriyeti’ndeki “Bone Church”ün temel materyali insan kemikleri bir katakomp'tan alınmamış, ancak uygulama benzerlik teşkil ediyor. Kısacası Hıristiyanlıkta bu tip bir kararları uygulatabilenler olmuş. Benzeri bir uygulama bugünün dünyasında imkansız gibi. Çünkü mezar mevtanın ya da hayattaki yakınlarının özel mülkü olarak kabul görüyor.  Kapitalist demokrasilerde teoride değilse de pratikte mülkiyet hakkı tüm sistemi ayakta tutan güçlerden biri olduğu için yaşam hakkından daha ateşlice savunulabiliyor, ona karşı en küçük bir adım bile sistemin mantığına aykırılık olarak görülüp sert tepkilerle karşılaşıyor. Toplumda yaratması muhtemel tepkilerde göz önüne alınırsa, bugünlerde kimsenin böyle bir şeye cesaret edebileceğini tahmin etmiyorum. Türkiye’de bu konuda yaşanmış aklımda kalan tek örnek eski bir haber bülteninden, ortasından yol geçmesi zorunlu olan bir mezarlıktaki kısıtlı sayıdaki mezarın başka bir bölgeye nakil edildiğini hatırlıyorum, hayattaki yakınlarının izniyle, diyanet onayıyla ve imam huzurunda tabii ki. Bir tünel ya da katakomp benzeri bir yapıda mal istifler gibi üst üste konmasına tahammül edebilecek bireyler olmadığımızı düşünüyorum.

Katakomplar da bir tür mezar. Sadece başında ağlayana, kimliğini ziyaretçisine belli etmek amaçlı bir mezar taşına ve cesedin sağlıklı çürümesi ve varlığın özüne dönmesini sağlayacak toprağa ve mikroorganizmalara ihtiyaç duymayanı. Bu gibi ihtiyaçları saymazsak geriye kalanların istirahatgahları toprağın altında olmuş ya da kendisi gibi binlercesi ile birlikte kapalı bir alan olmuş çok farklı değil. Sonsuzluk uykusunda tek başına yatmaktansa yüzlercesi varlıklarından kalanları birbirine karışmış halde kardeş kardeş uyumaktalar. "Katakomp" kavramının kimilerimizi rahatsız eden kısmı insanın özüyle barışık olmamasından ve insana dikte edilen ahlaki değerlerden kaynaklanmakta.

İstanbul gibi bir anda çılgınca genişleme yaşamak zorunda kalmış şehir sayısı çok fazla değildir. 1950’lerdeki nüfus on katına ulaşmış. Bu hızlı büyüme eskiden şehrin ya da kasabanın uzağındaki mezar yerlerinin artık şehrin göbeği denebilecek yerlerde olmasını sağlamış. Kadıköy dershaneler sokağının sonunda Haydarpaşa yönüne doğru uzanan ya da Bostancı köprüsünün araç ile bir dakika yukarısındaki İçerenköy mezarlığı ya da Bağlarbaşı’ndaki, Mecidiyeköy’deki gayrimüslim mezarlıkları, veyahut en basitinden mezarlık denince ilk akla gelen yerlerden :Zincirlikuyu, Karacaahmet.

Düşünsenize Karacaahmet mezarlığını devlet kararıyla boşaltıldığını, oradaki mezarların da sonradan inşa edilecek mezarlığın yüzde biri etmeyecek bir binada, tünelde aynı tertiple istifleneceğini. Bunun için ilk gereklilik mezarın içinde uyuyanların toprakla ilişkilerinin zorunluluğunun kalmaması diyebiliriz, tıpkı fotografımızdaki gibi. Belki Karacaahmet’te yatan bir tanıdığım olmadığından ama karar bana o kadar da korkunç gelmiyor, ancak her kim için bu karar asla uygulanamaz ise bilsin ki burada yaptığımız şey bunu savunmaktan ziyade bu konuda işkembe-i kübra fırtınası. Söz temsil gerçekleşirse Üsküdar ile Kadıköy arasında oldukça büyük bir alan yaratılmış olacak. O muhitte yaşayanların psikolojik durumu değişecek muhtemelen, yine o muhitin klasiklerinden mermerci esnafı ayaklanacak. İstanbul’a yerleşmek için alan arayan yabancı sermayeli otel zincirleri benzeri şirketlerin ağzı sulanacak, o muhit belki İstanbul’un en büyük parkına sahip olacak, haliyle etraftaki gayri menkullerin değerleri artacak. Tabii ki pratikte bunların herhangi birini görme şansımız sıfır.

İlkokul yıllarım Selimiye ilköğretim okulunda geçti. Okul, bir ilkokul öğrencisi için oldukça sıra dışıydı. Hemen önünde o zamanki ismiyle “Üsküdar Anadolu” futbol kulübünün toprak sahası vardı. Derste öğretmene çaktırmadan kafanızı sola çevirdiğinizde gerçek futbol sahası büyüklüğünde bir sahada, gerçek futbolcular futbol oynuyorlardı. Aklımızın almakta zorlandığı büyüklükteki kalelere yönelen şutları  görebilme gayretimiz en loş günlerde bile perdelerin kapanmasıyla son bulurdu. Okulun arka kısmında ise Karacaahmet mezarlığı vardı. Ölümle tanışmak için, onu anlamak için haddinden fazla küçük bir çocukken, okulum eve uzak olduğu için, okula servisle ve her allahın günü binlerce mezarın arasından geçerek giderdim. Belki henüz o korkuyu bile tanımlayamadığımızdan ama korkmazdık, bilinmezliğin yarattığı ürperti ile seyrederdik. Alıştıktan sonra servis içindeki türlü çocukça salaklığımızı mezarlığın yanından geçerken de yapmaya başladık. Servis şoförümüzün radyosunu kapatmasıyla fark ederdik mezarlığa yani okula yaklaştığımızı. Mezarlıklar korkutuculuğunu benim için ilkokulda yitirdi kısacası, üstüne üstük dini ya da ölümden sonrasına dair hiçbir inancım olmadığı için katakomp benim kulağıma korkutucu gelmiyor. Tersine kimilerimizi rencide etse de artık dünyada olmayanların dünyayı işgalinin önüne geçiyor oluyoruz.

Dünyanın bir kişi için özel olarak tasarlanmış, inşa edilmiş en büyük mezarı 4578 yaşındaki Keops piramidi. Kendi zamanı ve kendinden sonraki yüzlerce yıl için dünyanın en büyük, en ihtişamlı eseri olsa da, bu mezarın da diğerleri gibi insanın ilk kahraman Gılgamış’tan bu yana değişmeyen, hep aynı sonla, zorunlu bir vazgeçişle biten arayışının bir avuntusu olduğunu söylemek lazım her şeyden önce. İki açıdan bakmak lazım; gidenin ve kalanların gözünden. Keops piramidini inşa ettiren Kral Khufu, bu hususta bir istisna çünkü hala hayattayken, geriye kalması muhtemel kişilere tanrı-kral despotluğuyla yaptırmış mezarını. Ondan sonra varola gelmiş çoğumuz için bu iş böyle yürümüyor.

Gidenlerin çoğu gidiş tarihlerini bilmediğinden, bu konuları konuşmanın genel kabul görmüş manasızlığından ve olası kalacakların kendileri için mevcut şartlar ölçüsünde en iyisini yapacağından emin oldukları için herhangi bir beklenti içinde olduklarını önceden belirtmemişlerdir. Ancak hayatının sonbaharının da sonlarındaki yaşlılar keselerindeki kefen paralarıyla, satın aldıkları mezar yerleriyle, defin töreni teferruatları için varislerine istekleriyle kaçamayacaklarından emin oldukları sonu hatırlayarak, onu planlayarak yaşamayı tercih ederler.  Nispeten genç olanlarımız ölümü düşünmemeyi matah bir şey sanar,  o yokmuş gibi yaşar. Sonra değer verdiğimiz bir insan bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığında yokmuş gibi yaptığımız gerçekleri sakladığımız sandıklardan çıkarır, üç beş gün önce zihnimizden geçirmemekle övündüğümüz şeyleri avuntu malzemesi olarak kullanırız. Yokluk hayatın alışılagelmiş sıradanlığı ile barışınca ölüm tekrar kabına konur sandıklarda saklanır. Başka bir değer verdiğimiz ya da biz ölene kadar artık ölüm yoktur bizim için. Halbuki ölümü unutmak hayata dair çok fazla şeyin yarım kalmasının, “her ölümün erken ölüm” olmasının temel sebeplerinden biridir

Benim bir mezar beklentim yok, yakılmayı tercih ederdim, küllerimin Kadıköy’den Boğaziçi’ne oradan da akıntının beni götürdüğü yere götürmesini isterdim aslında. Bu isteğimi gerçekleştirecek alt yapının yani bir krematoryumun varlığından haberim yok. Sokak ortasında ölü yakmak da benden sonrakiler için problem olabilir ama aslına bakarsanız bu isteğin benim için gerçekten önem arz ettiğini düşünsem oturur bir not ile bir şekilde aileme, sevdiklerime iletirim. Asıl istediğim yakılmak değil. Ölümümden sonra benden kalan cansız et parçasıyla içlerini rahatlatacak ne yapmak istiyorlarsa yapabilirler. Nekrofillere bağışlanabilir bile. Çünkü geriye kalan şey ben değilim. Varlığım zihinlerden başka bir yerde yok artık. Belki mekanların ruhuna, eşyaların manasına sinmiş olabilir ancak bunlar da bir zihinde var olabiliyor ancak. Benden sonrakilerin içini ne rahat ettirecekse onu yapsınlar. İster yıkayıp gömsünler, ister yılda bir gelip orda olamayan biri için gözyaşı döküp, mermerlere kapanıp sızlansınlar. Bunlar çare olsun diye yapılan hareketler değil zaten. Kültürün ortak aklı tarafından seçilmiş birer ritüel, topulumun geri kalanına ve daha da önemlisi kişinin kendine özlemini, acısını, yalnızlığını itirafı, kanıtlaması. Ölümü unutmanın kendisi kadar gereksiz, mantıksız ve insani.

Kıssadan hisse mezarlar ölülere ait değil, onlar hayatın bizi içine düşürdüğü/düşüreceği aczin birer simgesi. Kimi 4500 küsur yaşında bir piramit Keops, kimi giden sevgiliye kalan son borcun ödenişi Tac Mahal, kimi kurucusuna 15 yıl sonra da olsa liderinin kendisi için ifade ettiği mananın tezahürü Anıtkabir.. Kimi mevtanın mezarı bir tane değil, yirmi farklı mezar sahibi Yunus Emre en güzel örnek.. Kimileri ise öldükten sonra bile askeri disiplin ve tekdüzelikle dizayn edilmiş, hepsi birbirinin aynı mezar taşlarına sahip şehitliklerde uyumakta. Ne kadar farklı amaçlarla, farklı beklentilerle, farklı büyüklüklerde inşa edilmiş olsa da mezarlar aslen ölüler için değil, yaşayanlara ait.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Skunk Anansie'yi Beklerken



17 Temmuz 2011, Pazar günü, saat 19.30'da, hemen sol tarafta fotoğrafını gördüğünüz, görünüşü ile birçok yağlı boya tablodan daha az gerçekmiş gibi duran Skin Hanımefendi solistliğinde Skunk Anansie'yi izliyor ve dinliyor olacağım. Bu tanıklık benim için gerçekleşmesine her daim gelecekte ihtimal verilen bir hayal gibiydi. Skunk Anansie, kimileyin seyrek görüşülse de, değeri zamanla giderek artn ve bir süre sonra tahtından edilemeyeceği anlaşılan bir dost gibi, uzunca bir süre yolculuğumda bana eşlik etti, hala da ediyor.

Onları dinlemeye başladığım zamanlarda söylediklerinin çok büyük kısmını anlamıyordum. Anlamıyor olmak garip gelmiyordu. Dahası oturup sözlerini araştırmak, neden bahsettiklerini öğrenmek istemek uzun süre aklımdan geçmedi. Bugün hala onlar sözlerinden öte, müzikleri ile benim onları dinlerken hissettiğim şeylerden öte bir şey söylemiyor gibiler.

Grubun benim için manası olumsuzluklar. Öfke, kızgınlık bunlara bağlı umursamazlık. Umursamazlığın yarattığı yılgınlıkla örülmüş duvarların ardına hapsolma hissi. Bana bunca olumsuz hissi anımsatan grubu dinlerken zamanla bir yandan da içtenlikle keyiflendiğimi hissettim. Eh, sanırım Skunk Anansie'yi ergenlikte dinlemeye başladığımı söylememe gerek yok. İnsanlar, Sentenced namlı grubun sloganvari kullandığı "Enjoy your misery" cümlesindeki gibi; küçüklükleri ile, çözümsüzlükleri ile, kısaca her tür dertleri ile de eğlenebiliyorlar. Bu bahsettiğim şey çok rast geldiğim bir hal değil. Çok fazla kişi envai dert ile cebelleşirken kendisini hüznün soğuk sularına teslim etmeyi seçiyor. O anlarda kayıtsızlık daha tatlı geliyor olmalı.

Duygular zamanla yok olmuyorlar. Bireyin ruh hali değişse de birkaç zaman önceki, artık içinde bulunmadığı, ruh halinin izleri çoğunlukla ruhunun bir yerlerinde görülebiliyor. Duygular bambaşka şeylere dönüşüyorlar. tecrübelere, sevgiye, kine, sabra, üzüntüye, yılgınlığa... Siz, hislerinizin neye dönüşmesini isterseniz ya da onların neye dönüşmesine izin verirseniz duygularınız da onlara dönüşüyorlar. Duygular yok olmuyor. Değişip, dönüşüyor. Siz bu sürece kayıtsız kalmayı seçtiğinizi sansanız da, hiç farkında olmasanız da, siz ve size dair her şey duygularınız gibi değişiyor.

Skunk Anansie'nin yaptığı, küçük zihnimle ulaştığım sonuç da buydu. İnsanlara, hayata karşı duyduğunuz öfkeyi, kızgınlığı, yılgınlığı kısaca her türlü olumsuz hissiyatı başka şeylere evirmeme yardımcı oluyor. Küçük kızgınlıklarım, belki de aptalca öfkem, yersiz yılgınlığım, insanların makullükten fersah fersah uzak hal ve tavırları benzeri sayısız saçmalığa karşı Skunk Anansie ve muadilleri o metal karası müzikleri ile ruhumu yıkarken, gıdıklayarak eğlendiriyorlardı. İnsanlar içlerinde var olan her hissiyatı başka şeylere evirmenin yollarını aramalılar.Misalen sanat ya da Skunk Anansiye örneğinde müzik diyelim. Belki politika, belki spor.. belki yalnızlığımızda kullanmak üzere erzak ya da gelecekteki insan ilişkilerinde kullanmak üzere tecrübe.


Önemli olan tüm o olumsuz duyguların insanların kendilerini ifade edebilmekte başarılı olduğu herhangi bir alanda kullanılmak üzere itina ile saklanması. O duygulara çöplermiş gibi yaklaşılmaması. Onların da en az sevgi gibi, bağlılık gibi hisler kadar değer görmesi, insani kabul edilmesi. İnsanların olumsuzluklar ile, elden geldiğince, barışık yaşayabilmesi. İnsanların onlara sırtlarını döndüklerinde yokmuşlar gibi davranmaması.


Bu Pazar, 19.30'da Skunk Anansie dinlerken tüm öfkemle, nefretimle eğleniyor olacağım.


12 Temmuz 2011 Salı

Civilization'ın Görsel Evrimi

Civilization efsanesini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bilenler zaten biliyorlar, bilmeyenlerin de çok umursayacağını sanmıyorum. Sunacağım şey bir oyunun 1991'den bugüne, benim de yakinen tanıklık ettiğim görsel değişimi.

Yıl 1991, Civilization Amiga versiyonu

Yıl 1996, Civilization II

Yıl 1999, Civilization Call To Power

Yıl 2001, Civilization III


Yıl 2005, Civilization IV

Ve yıl 2010, Civilization V


11 Temmuz 2011 Pazartesi

Google Buluntuları III "Brezilya'dan Otoyol"

Bu Otoyolun bu kadar yükseğe yapılma sebebini ormanlara, doğal hayata zarar vermeme çabası olarak hayal etmek beni daha iyi hissettiriyor ama muhtemelen yanılıyorum.

Gündem Yönetmek


Televizyon seyretmemek ile övünen insan sayısı giderek artmakta. Televizyonun aptal kutusu olduğu kanısı daha geniş kitleler ile taban buldukça, kitleler gündemlerini aptal kutusu televizyona muadil araçlar yardımıyla belirlemekteler. Aptal kutusu olan sadece televizyon mu? Şu an bu kelimeleri okumanıza vesile olan bu aygıt, bu ağ bahsolunan aptal kutusundan çok mu uzaklarda bir yerlerde? Bizleri televizyon ile aptal yerine koyanlar alternatif medya kanalları ile bizleri adam yerine koymakta mı?

İnsan yönetmek, zihin yönetmektir. Milyonlarca insanın yaşadığı toplumlarda olayların tamamını yönetmek mümkün değildir. Burada iktidarın ve iktidar paydaşlarının bulduğu çözüm algılarımızı yönetmektir. Algı yönetiminde başarılı olanlar için olanların önemi yoktur. Onlar, olayları algılayış tarzımızı yönetirler. Böylelikle bir şeyin olması ya da olmaması onlar için argümandır. Önemli olan bu verinin nasıl işleneceği ve zihnimizde nasıl bir yer alacağıdır.

İşte bu yüzden sadece televizyonu değil, gazeteleri de düzenli takip etmemek ile övünen biriyim. Köşe yazarlarının kısır polemiklerinin bana katacağı şeyin, kendimi bu sulardan uzakta bir yerde konumladığımda farklı kaynaklar ile beslenirken kazanacağımdan az olmadığı kanaatindeyim. Ve hatta, düzenli olarak bir ya da birkaç gazeteyi, haber sitesini takip eden insanların bakış açılarının darlaştığını, kısırlaştığını, solgun ve esneklikten fazlasıyla uzaklaştığını hissediyorum.

Takım tutar gibi toplumun bir alt kültürüne ait olup kendini o alt kültürün değerleri ile tanımlamaya itirazları olmayanlar dışındakilerin bu anlattıklarımdan sıklıkla rahatsız olacağı aşikar. Birey olabilme mücadelesindeki insanların gündemlerini salt dış etkiler ile belirlemeye karşı durmaları gerektiğini düşünüyorum.

Yakın bir örnek ile, Akp ve Chp arasındaki "yemin krizi" olarak tanımlanan sürecin aklıbali Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için izlenesi bir süreç olabileceğini sanmıyordum. ayrıca Bdp'nin süreçteki boykotunu yok hükmünde kabul eden medya üzerinden bu süreci takip etmenin bireye katkısı olmayacağından emindim. Etrafımda izanına değer verdiğim insanların bu hususu itina ile takip etmelerini anlamıyordum. Bu iki politika fakiri kutup kendi aralarında bir çözüm bulacaklar, bu çözüm ile taraflarını belki biraz değiştirseler de derin krizlerden kaçınaran bu oyunu oynayacaklardı. Sürecin böyle devam edeceğine dair doneler her yerde dolaşmakta.

Zihin kapasitesi sınırlı insanın içinde yaşadığı toplum ile bağları sebebiyle gündemden tamamen izole yaşamaması gerektiğini kabul ediyorum. ancak toplumun gündeminin derinliği, gerçekliği ve toplumun gerçek gündemi ile olması gereken gündem arasındaki devasa farklılılara rağmen, sadece kendisine otoritelerin medya kanalıyla sunduğu gündeme sıkışması yine o otoritelerin istediği bir durum olsa gerek. bu da bizi içinde bulunduğumuz derin çözümsüzlüklerden öte bir yere götürmemekte.

haddinden büyük ve klişe bir söylem olacaksa da gündem belirleyen oldukça o gündemi belirleyenlerin yönetimine tabi olmak şaşırtıcı olmasa gerek. toplumu, dünyayı güzelleştirmek iddiasındaki oluşumların, bırakalım bütün dünyayı, şu kıytırık ülkede dahi gündem tayin etmekten fersah fersah uzakta olmaları acizlerine işaret olmalı.

Zihinlerinizi gündemin kısırlığından, boğuculuğundan uzaklara; kendi belirleyeceğiniz sorunlara ve hatta güzelliklere taşıyabilmeniz umuduyla efendim.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

2 P.R Hakkında





Babamı kaybettikten sonra bir yaşam dolusu eski eşyayla baş başa kaldım. İnsanların gözünde çoğu beş para etmese de bana bıraktığı mirasının en önemli kısmı bu eski eşyalardı. Bunların hepsinde babamdan bir hatıra vardı,  Bu eşyaların ruhunda babamın ömrü saklıydı. 

Mesela bu fotograf, nasıl atabilirim bu hatırayı? Babamın muhabbet ortakları olan bu iki adamdan siyah olan Rafael amca, beyaz olan ise Phil amca. Babam yani Paul Parker ile birlikte 2p.r’yi oluşturuyorlar. Bu onların kendilerine uygun gördüğü lakap. İşleri olmadığında muhakkak babamın dükkanının önüne taburelerini atarlar ve herhangi bir şey hakkında saatlerce konuşabilirlerdi. Çok eğlenirlerdi ancak onların eğlence anlayışları kendilerine özgüydü. Bu üçlü dışında çoğu kimse onları çekilmez bulurdu. 2p.r için bu durum da eğlenilebilecek bir şeydi sadece, fazlası değil. 

Phil amca araba alır satardı. Bu fotografın çekildiği zamanlarda pek şu anki haline göre çok da zengin sayılmazdı. Yine de kendisine olan düşkünlüğü bugünkü kadar açık “her gün çok iyi bir arkadaşının düğünü varmış gibi giyinmelisin” derdi. Babamdan öğrendiğim kadarıyla problemli bir çocukluğu olmuş. Phil amca on bir yaşnıdayken babası çekip gitmiş. Annesiyle baş başa kalmışlar. Epey sıkıntı çekmişler, çok kötü evlerde yarı aç uyudukları çokmuş. Annesi kendisini Phil amcaya adamış, ve ona iyi kötü bir eğitim aldırmayı başarmış. 

Phil amca kendi başına ayakta durabileceği yaşa geldiğinde bir gün kapılarını çalan postacı onlara garip bir haber getirmiş. Meğer Phil amcanın babası kaçtığında piyangodan epey yüklü bir miktar para kazanmış. Onları paranın önerdiği kral hayatı için terk etmiş. Tüm parayı tek başına ya da yanında yaşayanlarla bitirememiş tabii ki. Vefat ettiğinde yasal başka varisi olmadığından piyangodan çıkan paranın geride kalan küçük bir kısmı Phil amcaya kalmış. 

Babanın terk etmesiyle felakete dönen hayat, babanın vefatıyla onlara bir mucize sunmuş. Phil amca da eline geçen bu fırsatı epey akıllıca kullanmış. Bu garip hayatı onu da garip bir adam kılmıştı. Pek arkadaş canlısı biri gibi görünmezdi, en yakın dostlarıyla bile her daim arasında bir mesafe olduğunu, onlara yaklaşmaya çekindiğini sanardınız. Bir kez yakınlarında değer verdiği biri dara düşmemiş olsun, ilk yanında bulacağı kişi yine Phil amca olurdu. Zor durumlar onun profesyonelliğiydi. Bu konuda maddi manevi elinden geleni ardına koymazdı. 

Rafael amca ise kelimenin tam anlamıyla bir garibandı. Yüz elli, belki iki yüz yıl önce Gabon’dan kaçırılarak buraya getirilmişler. Tabii ki köle olsunlar diye. onların köle olup beyaz adama hizmet etmek için yaratıldığına inanabiliyorlarmış. Gabon’a dair neredeyse hiçbir şey bilmiyordu, nesilden nesile anlatılan Gabon öyküleri yitip gitmiş olmalı. Kölelik onların hafızasından köklerini koparmayı başarmış. O artık bir amerikan vatandaşı olmuştu. Gabon denince “öyle ormanları vardır ki..” der biraz bekler ve her defasında bir öncekinden farklı, tutarsız betimlemeler yapardı. Kimi zaman Gabon dünyanın en yüksek ağaçlarının olduğu yerdir –sanki tüm dünyayı görmüş gibi- kimi zaman  bunlar dünyanın en sık ağaçları olur kimi zamansa dünyanın en yaşlı ağaçları olur. 

Rafael amcanın hayatını kurtaran mucize ise ebeveynlerinin son efendileri Mr. ve Mrs. Preston. Bu kadın ve kocası aslında Rafael amcanın babasına arkadaşlarının evlerinde rastlamışlar ve kibarlıklarına hayran kalmışlar. Satın almaya karar vermişler. Yeni efendi adaylarının halden anlayan insanlar olduğunu uman baba onlardan o zaman gönlünü kaptırdığı anneyi de satın almalarını istemiş. Baba uşak anne ise çamaşır, temizlik gibi işlerde çalışan sıradan bir işçiymiş. Arkadaşları da kendilerine yardımcı olup uygun bir fiyata bu ikiliyi satmış.

Bu alım-satımın köleliğin kaldırılmasından 30 yıldan daha fazla önce olduğunu tahmin ediyorum. burada önemli olan efendilerinin bu çifte köleden daha çok uşak gibi davranması, uşakların da bu lütufa karşılık köle kadar sadık birer uşak olmaları. Bir süre sonra aynı evde yaşayan hizmet eden ve hizmet edilen iki aile olmaları, öyle ki Mrs. Preston’ın oğlunun yanında Rafael amcaya da küçük çaplı eğitimler vermeleri gibi uzatabileceğimiz, o zamanlar için zamanının ötesinde iyilikler görülmüş. 

Talih Rafael amcaya kepçe dolusu iyilikler vermiş ama kaşıkla geri almayı da ihmal etmemiş. Çok küçük yaşlarda geçirdiği çocuk felci sırasında efendileri ona kendi çocukları gibi bakmışlar. Onu kurtarmayı başarmışlar ancak epey ciddi ve kalıcı izlerle. Rafael amcanın sağ gözü görmezdi. Konuşması hep teklerdi. Sağ ayağı da koşmaya çalıştığında hafiften aksardı, yürümeye çalıştığında fark etmezdiniz. 

Babam ise bu ikilinin yanında çok daha sıradan bir hayata sahipti. Babasının doğduğu yerde doğup, aynı olmasa da benzer okullara gitti, o okullardan birkaç kilometre ötede oturan bir kadına aşık oldu. Bisikletle o muhitte epey dolandı. Onu da kendine aşık edip bir aile kurdu. Onun kölesi de olması, kimseye köle de olmadı. Ebeveynleri sıradan ve mutlu aile denebilecek cinstendi. 

Bu üçlü yani “2p.r ” her şey hakkında konuşabilirlerdi. bir keresinde yaz tatilinde evde sıkılıp babamın yanına gittim. Oturup onları dinleyip, yetişkinler ne hakkında, nasıl konuşurlar görmek, duymak, bu tartışmanın ufak da olsa bir parçası olmak istemiştim. Tartıştıkları konu “kurbağa mı yoksa hamamböceği mi daha çirkin” bu tartışmanın saatler sürdüğünü unutamıyorum. Çünkü Rafael amca kurbağalardan nefret ederdi. Görmeye bile dayanamazdı. 2P’ise hamamböceğinin daha çirkin olduğunu düşünüyorlardı. 

Bu üçlü yaklaşık olarak 25 sene orada oturmaya, muhabbetlerine, paylaşımlarına devam ettiler. Tüm dünya bu 25 yılda neredeyse tamamıyla değişmişti ama onlar hala aynı yerdeydi, hala manasız konularda konuşarak gülüp eğleniyorlardı. İşte bu fotograf o 25 senenin elde kalan somut tek hatırası.

Babamın sürekli anlattığı fotografın hikayesi ise şöyle; Phil amcanın üçüncü çocuğu Donald’ın doğumundan birkaç gün sonra, ilk defa görüştükleri günmüş. Phil amcanın mutluluktan ayakları yere basmıyormuş. Tam fotografın çekilmesi sırasında Rafael amcayla dalga geçiyormuş “üçte üç Rafael” diye. Phil amcanın üç çocuğu da erkektir. Rafael amcanın ise tam dört tane kızı vardı. Rafael amcanın bu durumdan hiç şikayetçi olmadığını söylemeye gerek yok sanırım. 

Fotograf arkasına düşülen nota göre 2p.r ’nin henüz beşinci yılında çekilmiş, bu tarihi Donald’ın doğum tarihi ile doğrulamak mümkün. Bu fotograftan sonra yirmi yıl daha muhabbetleri devam etmiş. Bu kadar sürelik ömre sahip olamayan insanlar var ve onlar bu süreyi birlikte geçirebildiler. 1984’de Phil amca şirketi zorunlu kıldığı için şehre taşındı. Buna rağmen yakaladığı her boş zamanında, tatillerinde yine mahallemize uğramayı asla ihmal etmedi. Rafael amcayı ise 1991 yılında kaybettik. İki tarih arasındaki yedi yılda babam ve Rafael amca yollarına P.R olarak devam ettiler. Birbirlerine daha sıkı sarılmışlardı ama ara sıra Phill amcanın ziyaretleri haricinde çocukları ölmüş evli çiftler kadar hüzünlüydüler. 91’de Rafael amca temelli gittikten sonra babamın tek neşe kaynağı torunları oldu.

Onunla ne zaman birlikte vakit geçirsek 2p.r.’nin muhabbetlerinden alıntılar yapardı. Ben gülmesem de babam o anı ilk kez yaşıyormuş gibi gülmekten kendinden geçerdi. O anlarda babamı sıkıcı bulduğum doğrudur. şimdi yanımda olsa ve yine o anılarını anlatsa dinlerim ama yine sıkıcı bulurum sanırım. Önemli olan şu ki, bu muhabbetlerin onun için anlamını bilerek sıkıcı bulurum diyelim. 

Bir şarkı vardı, Rafael amcanın çalıp, söylemeyi en çok sevdiği şarkı. Aralarda tekleyen sesine rağmen şarkıya gerçekten ruh katarak söylediğini de itiraf etmeliyim. Benim için en az bu fotograf kadar değerli bu şarkıyı da Rafael amca kadar olmasa da iyi bir yorumdan dinlemek isterseniz, bu bahsi onunla kapatalım. 


http://youtu.be/kJvvFjHlP3E

İçtiğiniz her yudum suyu sizden önce altı insan daha içmişti.




İçtiğiniz her yudum suyu sizden önce altı insan daha içmişti. 

Ve ben bu bilgiyi öğrendiğimde inanılmaz şaşırmıştım. İçtiğimiz su ter ile, idrar ile, en kötüsünden ölüm ile bir şekilde bedenimizi terk ettikten sonra doğaya geri dönüyor. Döngüye katılıyor. Yağmur olup, deniz olup, bulut olup bir yerlerden tekrar insanlara ulaşıyor. şu anda mutfağınıza bekleyen su sıranız geçtikten sonra başka insanlarca içilmek üzere yolculuğuna devam edecek.

Kasıntı bir tabir bu şaşkınlığıma ile var olma kibri diyebiliriz. bu tavrın seyrek olduğunu düşünmüyorum. Var olan her insan az ya da çok, en az bir süreliğine de olsa şeylerin kendisi için var olduğunu düşünüyor. Su'yun bile. bu düşüncenin saçmalığı, çocuksuluğu kabul görüp, düşünce terk edildikten sonra dahi bağımlının yaşadığı yoksunluk krizleri misali, değişik şartlar altında, ara sıra mantığını gerektiği gibi kullanamayan birey bir bakıyorsunuz yine en basit şeyin bile kendisi için var olduğunu düşünüyor. misalen sevdiklerinin, onun içi önemli olan insanların, sol şeridin ya da bir müzik grubunu beğenme lüksünün..

İnsanın bu denli küçük ruhuna bu kadar büyük ego'sunu sığdırabilmesinin tek formülü benzer mantıksızlıkları var oluşuna ince ince yedirmesinden geçiyor. örneğim kimileri için haddinden fazla zoraki olabilir. ancak insanın bu su'lardaki ahmaklığı konusunda uzlaşabileceğimizi düşünüyorum.

8 Temmuz 2011 Cuma

Google Buluntuları I

Helenistik Döneme Ait "Çocuğumu Keserim Lan!" Heykeli

Yitirmek





Fotoğrafta gördüğünüz kolunu yitirmiş kişi benim. Bu anın fotoğraflandığını kolumu kaybettikten çok sonra öğrendim, tamamen şans eseri. Savaş bittikten dört buçuk yıl sonra bir gazetenin ikinci dünya savaşının bilinmeyen fotografları ekinde yitirdiğim kolumu tekrar görme şansım olmuştu. Gazeteyle irtibata geçip fotografın aslını istedim. Benimle ufak bir röportaj yapmak istediler. Kabul ettim bu da onların işi ve beni o ana tekrar götürmenin bedeliydi.

Fotografın istediğim kopyasını aldığımda çerçeveletip evimin duvarına astım. öncesinde o anı unutmuştum, ama artık bu fotograf sayesinde evimin merdivenlerini her çıktığımda tekrar yaşıyordum. Ev halkı bunu çok sıcak karşılamadı, beni anlamalarını beklemiyordum. Benim için bu fotograf küçükken yitirdiğiniz çocuğunuzun resmi kadar masumdu, ailem içinse tamamıyla vahşet. Benim için bu fotograf bana verdikleri değerli olduğunu iddia ettikleri metal üstünde “kahraman” yazan madalyadan çok daha manalıydı, hayatımın bir parçasıydı, önemli bir parçası. Onlar içinse görmek istemeyecekleri kadar kötü bir fotograftı.

Ev halkı çoğunluğun haklı olduğunda diretince fotografı duvardan indirmeyi kabul ettim. Ancak ona yine gözüm gibi baktım. Onu sakladığım yerinden çıkarıp hafif bir müzik ile saatlerce seyrettiğim çoktur.

İnsanların yaşayıp da adını koyamadığı, kelimelerle ifade edemedikleri çok şey var. Üstün körü başarabildiklerini sanıyorlar ama insanın kendi yaşamını, yaşamındaki tecrübelerini başka insanlara yaşadıkları gibi aktarabilmeleri çok zordur. Bu fotograf da benim için bunun bir simgesi.

Savaş kaybettirir, kazanana bile.. insanlar bu kelimeleri içini boşaltacak kadar sık tekrar ederler. Oysa ne kaybettiklerini bilmezler. Kolay değildir yaşı kemale ermiş insanların türlü metallerden yaptıkları silahlarla birbirlerini öldürüp diğerlerine hakim olmaya çalışma mücadelesinin içerisinde olmak. Kolumu kaybetmeseydim bunun farkına varmam benim için de kolay olmayacaktı.

Bu durumu şöyle daha rahat anlatabilirim sanırım. Savaş bitip de evlerimize geri geldiğimizde silah arkadaşlarımla kopmadık, görüşmeye, konuşmaya devam ettik. Savaştan gittiği gibi her uzvu yerinde dönenler, bir yerlerini bırakıp gelenlere göre daha ağır yara almışlardı. Onlar belki de bu savaştan sağ salim dönmenin kendilerine verilmiş bir ceza olduğunu düşünüyorlardı. Onlar birer katil, arkadaşlarının uğurlarında öldüğü, ölü çocukları kucaklamış insanlar olarak lanetlenmiş gibilerdi. Bir uzvunu kaybedenler ise bedel ödediklerini düşünürler. “oraya gittim, kendimden bir parça bıraktım ve geri geldim” diyebilirler. Evet, fark bu, biz uzvunuzu kaybetmemiş olanlar da oraya gitmişlerdi, onlar da kendilerinden bir şeyleri orada bırakıp eksilerek gelmişlerdi. Biz her an bunun bilincindeydik, onlar değildi. Beni görenler hikayemi duyanlar bunu her an akıllarında tutmaya özen gösterirdi, onlar içinse durum daha zordu. En ağır acıları yaşayan insanların acılarının fiziksel izleri yok ise, diğer insanlar her zaman karşısındakine normal gibi davranma eğilimindedir, oysa ortalıkta normal insan kaldığına inanmak bile güç.

İlkokulda sıra arkadaşım Paul solaktı, tüm sınıftaki tek, tanıdığım tüm insanlar içinde ise birkaç solaktan biriydi. Bu özelliği benim için her zaman çekiciydi, ben de solak olmak isterdim. Kimsenin haberi olmadan yalnızken sol elimle yazmaya, bazen yemek yemeye çalışırdım. Fotografta gördüğünüz andan sonra tanrıya beni solak yaratmadığı için binlerce kere şükrettim.

Hiç protez kullanmadım, bir gazi olduğum için protez sahibi olmak benim için tabii ki bedavaydı. Nedense protez ile rahat edemiyordum, sanki olduğum kişiden utanıyormuşum gibi.. halbuki ben sol kolu eksik biri olarak bundan gurur duyuyordum. Bu hayatın bana ödettiği bir bedeldi, gözle görülebiliyordu ancak az önce de söylediğim gibi oysa hayat bizlere gözle görünmeyen daha ne bedel ödetmişti. Bir kolun eksik olması? Bu hiçbir şey demekti.

Sokaklarda denk geldiğim insanlardan meraklılar hikayemi dinlemek isterler, belki alttan alta tahmin de ederler. Onları ikiye ayırabiliriz. Birinci sınıfa girenler hikayemi ve acımı paylaşırlar ama bana acımazlar. Bu eksikliğime rağmen onların hiç göremeyeceği şeyleri gördüğümü, onların erişemeyecekleri tecrübelere sahip olduğumu bilirler ve saygı duyarlar. İkinci sınıfa girenler ise bu eksikliğimde kusurları olduğunu düşünürler, “bizler için savaştınız” benzeri bence samimiyetsizlik kokan sözler ederler. Bana acırlar. Onlar savaşı anlayamamıştır, bu hayatta her ne olursa olsun herkes kendi savaşını verir.

Kolumun hikayesini şimdiye kadar yüzlerce kez anlatmışımdır. Başlarda anlatırken zorlanırdım, ilk yıllarda sol kolumdan kalan kısmın sızladığını bile hatırlarım. Bir şeyi böyle defalarca yapmak, herhangi bir şeyde bu denli tecrübeye sahip olmak sizi konu ne olursa olsun o konuda bir usta yapıyor. Kolumun hikayesinde insanların neleri önemsediklerini anladım, nelere üzüldüklerini, ne zaman irkildiklerini, tüylerinin diken diken olduğunu ve tam olarak neleri bilmek istediklerini çözdükten sonra hikayeyi onların aldığı şekillere göre anlatıyorum. Bazen “bu kızcağız daha fazla kanı kaldıramayacak” diyorum içimden ve bir kısmı atlıyorum. Her defasında başka bir hikaye anlatmıyorum, kimseyi kandırmıyorum ama her defasında başka bir hikaye anlatıyorum. Başka bir insan için kurgulanmış, aynı hikayeyi.

Sizlerle son olarak bu fotografı izlerken dinlemeyi en çok sevdiğim şarkıyı paylaşmak isterim. Böylece belki siz de kendi yitirdiklerinize karşı bir saygı duruşu yapmış olursunuz.

http://fizy.com/#s/1gyxe1